Eskilerimiz, “her makamın bir kâili (söyleyeni) her ormanın bir çakalı vardır” derlermiş. O makamı temsil edenin yapacağı şeyle, ormanda çakalın yapacağı şey aynı değildir. Eğer kurnazlık yapıp gaflete düşer dünyevi menfaatlerin peşine düşerse, tilkini taşıdığı sıfatla isimlendirilir.

Makamların kendine mahsus değerleri ve uyulması gereken şartları vardır. Bu makamların sahibi bu değerlere uyması ve birilerinin keyfi için bunlardan ödün vermemesi gerekir.

Makamlar geçici olsa da orada yapılan icraatlar, hem bu dünyada ve hem ahirette kalıcılığı ve karşılığı vardır.

Hele hele bu makamlar dini temsil eden, çözümler üreten ve Müslümanları yönlendiren bir konuma sahip ise, hakikatin dışında dünyevi bir takım mülahazalarla bir icraatın içinde gerek sözel ve gerekse fiili hataya imza atmamalıdır.

İnsanların güvenini sarsacak  söylemlerin sosyal medyada paylaşılarak yeni gündemler oluşturmak isteyen kişi veya gurupların isteklerine denk gelecek davranışlarla o makamların yıpratılmasına sebep olmaları, dünya ve ahirette mutlaka karşılığı olacağına iman bağlamında bir hakikattir. Karşılığı işlenen fiil cinsinden olacaktır.

Belki burada ne demek istediğimizi güncel olayları ve bilgi bakımından tarihî alt yapısı olanlar anlamıştır.

İslam adına söz söyleme hakkına sahip olmak, büyü bir meziyet olması yanında, yapılan yanlışlıkların bir başkalarına eziyet verdiğini unutmamak gerekir.

Kur’an’da Rabbimiz, “Kulları içinde Allah’tan en çok korkanlar âlimlerdir”  buyurarak ehliyet ve liyakate işaret etmektedir.

Bu iki vasfı taşıyanların ne kadar büyük sorumluluk altında olduklarını unutarak veya bilerek ortaya koydukları imajla ne büyük felaketlere yol açtıklarını, vazife şuuruyla mevzuya açıklık getirme adına ülkemizde dini temsil eden D.Y.T’nin gerçekleri onlara anlatması ve haykırması gerekmez mi?

Mesela, son günlerde bir TV’de yapılan bir programda meşhur bir Hocaya yöneltilen soru üzerine Türkiye’de dinî eğitim veren İmam Hatip okullarını hedef alan söylemi, sosyal medyada kullanılarak nasıl bir gündem oluşturulduğuna şahit olduk. Ortalığı teskin ve hakkı teslim edecek söz aranmasına rağmen, gözler muhatap olan kurumu aradı…

Bu tür ileri geri konuşmaların kime ne fayda sağladığı ve kime ne zarar verdiği ortadadır.

“Ben bilirim” iddiasında bulunanlarla, bu iddiada bulunmayıp gaflet içinde rol alanların verdiği zarar aynıdır. Burada fark, birinin bilmesi öbürünün iradesini yanlış kullanarak basiretinin yok olmasıdır.

Mevlana’nın; “Kibir; kendisinden habersiz, kendini bilmeyen insanın durumudur. Tıpkı güneşten haberi olmayan buzun kendini bir şey zannetmesi gibi.”

Güneşe buz mu dayanır. Eninde sonunda erimeye ve yok olmaya mahkûmdur.

Bugün yeryüzünde niceleri vardır ki, insanları haktan hakikatten uzaklaştırmayı marifet ve bilgelik sanarak dünya menfaatlerini devşirme adına canhıraş çalışmaktadır. Bırakın insanları inandıkları gibi yaşasınlar ve huzurlu olsunlar…

Unutmayalım! Kötülüklerin, isyanların, kaosların vs. en büyük destekçisi şeytandır.

Nihayet söylenecek söz şudur: Kavli ve fiili kötülüğe âlet olmamaktır. Güzellikleri devam ettirmektir. Hakka olan kulluğumuzu unutmamaktır. Geçici lezzetlerin taparı olmamaktır. Sevgiyi saygıyı yaşantımızda ölçü almaktır.

İnsanlığa yararlı, hakiki kul olmaktır. Dünyada imtihanda olduğumuzu bilerek, başkaları için yaşamaktır. Bütün can taşıyan varlıklara hayırhah olmaktır. Fani dünyaya tapmamak ve ahiret için çalışmaktır. Her durumda varlığımıza şükrederek nimeti bütün insanlarla paylaşmaktır.

Bu makalede özetlemeye çalıştığımız mevzuya, Muaz Bin Cebinden ( r.a ) gelen rivayetle son verelim: “İlim öğreniniz; çünkü Allah için ilim öğrenmek, ilim sahibine Allah korkusu verir.”

İlim elde etmek ibadettir. İlmi müzakere etmek tesbihtir. İlmî araştırma yapmak en büyük cihaddır. İlmi, bilgisize öğretmek, sadakaların en geçerlisidir.

 

İlmi ehline vermek ise, Allah’ın rahmetine en ziyade yaklaştıran bir harekettir.

İbrahim Turgut          —◄◄