Geride bıraktığımız asrın seksenli yıllarında keşfetmiştik Hollanda’da ilkokul açma imkânını. Rahmetli Ömer Baler Hoca, o zamanlar hem Arnhem Ayasofya’nın imamı ve hem de NIF başkan yardımcısı idi. Bu konuda oldukça heyecanlanmıştı. Onun anlaması için ilgili kanun metinlerini Türkçeye tercüme etmiştim. Gerekli olan velilerden toplanacak yeteri miktarda imza idi. İlerleyen senelerde bu imkân daha geniş bir cevrede fark edildi. İlke defa açılan İslami okullar (Eindhoven ve Rotterdam) bu konuda öncü rol oynadılar. Özellikle Gazali okulunun açılmasında öncü olan Mehmet Akbulut çok gayretli idi. Gecesini gündüzünü bu işe ayırmıştı

Diğer şehirlerdeki teşebbüsleri teşvik ve donatmak için. Böylece ilk dört sene gibi kısa bir sürede 20’den fazla ilkokul açıldı. Bu kadar okulun açıldığını gören Hollanda politikası ve Eğitim Bakanlığı 1991’den itibaren okul açma koşullarını değiştirdi. Artık velilerin destek imzası ile okul açmak imkânsız oldu. Yerine gelen yöntem ise, İslami bir okulun açılmasını nerdeyse imkânsız yapıyordu. Ancak istatistik verilere dayalı olarak yeni bir okul açmak mümkündü. Bu da sadece büyük şehirlerde mümkün olabiliyordu. Daha sonraları, 2000’li yıllara doğru okul açma koşulları yeniden gözden geçirildi ve ‘alan araştırması’ yaparak da okul açmanın önü açıldı. Böylece 2003 yıllarına gelindiğinde İslami okul sayısı 35’e çıktı.

İslami okulları açanlar ister Türk kökenli olsunlar ister Fas ve Surinam kökenli olsunlar, hepsi dindar idi. İstisnasız, hepsi de kendilerini ifade ederken, görüşlerini savunurken Kur’an’a ve hadislere atıfta bulunurlardı. Hepsi Kur’an’ı, sünneti, İslam ilimlerini esas aldıklarını ifade ederlerdi. Birbirleri ile biraz da yarışır gibi. O kadar gayretli idiler. Farklı şehirlerden bir araya gelen ve farklı arka planları olan bu insanları birbirine bağlayan sadece İslam, Kur’an, sünnet gibi kaynaklar oluyordu. Ve hepsi de okulları İslami kaygılardan hareketle açmışlardı. Hedefleri bakımından da ortak ideallere sahiptiler. Farklılıklar ise belirgin idi. Farklı dil konuşuyorlardı, farklı kültürel kimlikleri vardı, farklı tarihten geliyorlardı ve farklı dinî pratikleri vardı. Üstelik herkes farklı şehirlerden geliyordu. Dahası ise bu okullar farklı zamanlarda açıldıklarından, hepsi de farklı aşamalarda idi. Kimisi yeni açılmış, kimisi ise en az on senedir vardı. Birbirlerine rehberlik ediyorlardı.

Bu okulları açanların İslami idealleri ve o senelerdeki gerçeklikleri idarecileri ‘birliğe’, ‘ortak çalışmaya’ yönlendiriyordu. ‘Çok bölünmüşüz’ diye düşünüyorlar ve ‘birliği’ ve ‘kardeşliği’ çözüm olarak öneriyorlardı. Birbirlerine ‘Allah’ın ipine sarılmalıyız’ ilahî çağrısını hatırlatıyorlardı. Ancak bu yönde geliştirilen her somut adımı da yine kendileri sabote ediyorlardı. Bunun en iyi örneği, ISBO’nun kuruluşu. Hollanda’da yaygın olduğu gibi, her özel kimliği olan okulların (Protestan, Katolik, Kamu, vb.) kendi çatı kuruluşları vardı. İslami okulların da üye oldukları bir çatı kuruluşu olması gerekiyordu. Mevcut İslami okulların başka bir çatı kuruluşuna bağlanmasını hem bu kuruluşlar ve hem de devlet garipsiyordu. Çok garip bir şekilde ISBO’yu, birliği ve kardeşliği savunan İslami okulların idarecileri kurmadı. Hollanda Eğitim Bakanlığı gerekli altyapı hazırlıklarını yaptı ve ISBO’nun kurulmasını sağladı. O zamanki Devlet Sekreteri bayan G. Maas ISBO’nun kurulmasında öncü rol oynadı. Buna rağmen, kardeşliği ve birliği savunan okullardan bazılarının ISBO’ya üye olması çok sonra gerçekleşti. İslami okullardan pek çoğu -o zaman dahi- ISBO’yu gereksiz görüyordu.

Bu çelişkili tutum nasıl ortaya çıkıyor?

Bir taraftan Kur’an’a atıfta bulunup ‘kardeşliği’ ve ‘birlikteliği’ savunuyor, diğer taraftan da bu yönde hiçbir adım atmıyor. Hatta, bu yönde önerilen adımları birtakım gerekçeler göstererek yadsıyor, karşı çekiyor veya bizzat kendisi sabote ediyor. Ben ISBO’da hep bu çelişkili tutumu gözlemledim.

Hatırladığım kadarı ile bu genel gidişata ters bir tutuma şahit oldum. Ve bu o şartlarda dikkatimi çektiğinden iyi hatırlıyorum. Belki de bu tutumu ortaya koyan kişi hatırlamıyordur. Kuruluş yıllarında ISBO oldukça kırılgandı. Okulların ortak çalışmasını koordine edecek, yeni açılan okulları destekleyecek, yeni okulların açılmasını sağlayacak, İslami kimlikle ilgili politikanın ve pratiklerin oluşması için çaba sarf edecek, Den Haag’da lobi yapacak ve sözcülük yapmak görevi vardı. Bir sürü sorumluluk. Ancak hiçbir kaynağı yok. Öğrenci başına okulların ödediği sembolik bir aidat var. Hepsi bu. Hâlbuki bu işler ancak profesyonel kişilerle yapılır. Ancak okullar bunu yapmak istemiyorlar, ISBO’nun profesyonelleşmesini engelliyorlar. İrrasyonel ancak bahane çok.

ldığı için okulların çok fazla araç, gereç ve envantere ihtiyacı oluyor. Bunun için kolektif pazarlık etme imkânı var. ISBO bunu araştırmış ve bir öneri olarak okul idarelerine sunuyor. Sağlanan kârın yarısı okula yarısı da ISBO’ya. Göreceli olarak kârlı bir alışveriş. Ancak genel idare toplantısında okullar istemiyorlar. ‘Biz daha avantajlı pazarlık ediyoruz, okulumuza daha çok kâr sağlıyoruz’, diyorlar. Hâlbuki ortak satın alma politikasında ISBO’nun geliri (hiç yokken) oldukça fazla olurken, okulun geliri göreceli olarak biraz az oluyor. Yani okul biraz fedakâr olacak. Birlik için.

ISBO’nun üyeleri bir türlü ikna olmuyorlar.

“O hâlde öneriyi oylama yapalım” deniyor. Oylamaya, sünnet olduğu üzere sağdan başlanıyor. İlk iki üye ‘hayır’ diyor ve sıra Gazali’nin sözcüsü Mehmet Akbulut’a geldiğinde o hiç tereddüt etmeden ‘bu ortak satın alma sözleşmesinin, bizim okula zararı oluyor ancak bu zararı bile bile biz bu ortak satın alma sözleşmesine evet diyoruz, bu bizim ‘birlik’ için ödediğimiz bedel’ diyor. Ve toplantının gidişatı değişiyor ve karar ‘ortak satın alma sözleşmesinin’ onaylanması ile sonuçlanıyor. Ben ta o zamandan belli (belki de 1992/93 yıllarında) birlik ve ortaklık, ‘çağrı’ veya ‘propaganda’ değil ‘bedel’ istiyor diye düşündüm. Ve Müslümanlar bu ‘bedeli’ ödemek istemiyorlar ve kaçınıyorlar. ‘Birlik’ bedelsiz ve zahmetsiz olsun istiyorlar. Nitekim, o sene karara bağlanan ortak sözleşme çok kısa zamanda çökertildi. Daha sonraki senelerde ISBO’nun gerekliliği, Müslümanların birliğini en hararetli şekilde savunan dindar ve önder Müslümanlar tarafından tartışıldı. ISBO, aslında üyelerine rağmen ayakta kaldı.

Ben bu çelişkinin aşılmasının imkânsızlığını 2000 yıllarda fark etmiştim. Birlik idealine “evet” diyen çok ama uğruna ‘bedel’ ödemek isteyen ise hiç yok. Mehmet Akbulut’tan başka ‘bedel ödemeyi’ göze alan birisi dikkatimi çekmedi. ISBO’dan 2006 yıllarında ayrıldım.

Şimdilerde yine ISBO gündemime girdi. Varlığı ve meşruiyeti daha yoğun tartışılır olmuş.

Bu sefer, ‘birlik’, ‘kardeşlik’ veya ‘Allah’ın ipi’ gibi gerekçeler ve idealler dahi ifade edilmiyormuş. Zaten var olan İslami okulların yarısına yakını ISBO’ya üye bile değil. Hepsi üyeliklerini durdurmuş ve İslami bir yönü olmayan ‘seküler’ kuruluşlara üye olmuşlar. Kendileri ‘seküler’ kuruluşlara üye, velilere ise İslami gerekçelere dayalı olarak ‘çocuklarınızı bize gönderin’ diyorlar. Tam bir iki yüzlülük. ISBO’nun geri kalan üyeleri ise ‘ISBO’nun bize vereceği bir şeyi kalmadı’ diyorlarmış. Bunun nedeni is belli: İslami okullar eskisi gibi kırılgan ve deneyimsiz değiller.

Her bir okul vakfının bazen 4 – 5 veya 10 okulu var. Kuruluş senelerinde İslami okullara giden çocuk sayısı birkaç bini geçmiyordu. Şimdi yirmi bine yakın çocuk sayısı var.

Okulların idareleri güçlü, kaynakları büyük ve okul genel müdürleri ve idareleri profesyonel.

Bu durumda ISBO’ya hiç ihtiyaçları kalmadı. Hatta ISBO tam bir ayak bağı ve yük.

ISBO çöküyor ve hiç kimsenin umurunda da değil. Bu idealler de (Allah’ın ipi, kardeşlik, birlik) sadece fırsat geldiğinde ifade edilen ‘propaganda’ sözleriymiş.

Mehmet Akbulut da zaten buraları terk etti, döndü Türkiye’ye. Kimin bu gibi şeylere çağrıda bulunduğunu duysam, gülesim gelir, “propaganda başlıyor” diye.                 —◄◄