Son yıllarda Avrupa medya ve siyasetinin değişmez konusu olan Selefîlik, bir türlü gündemden düşmüyor. Bu konuda medya ve siyasetin sert tavrını onaylamamakla birlikte, ben şahsen Selefilîğin güç kazanmasından kaygı duyuyorum. Keza Avrupa’da geleneksel İslam anlayışını savunanlarından da böyle düşündüğü sır değil. Ancak geleneksel İslam anlayışını savunanların Selefîlik eleştirisini de eksik bulduğumu ifade etmeliyim. Şöyle ki, bu tartışmalara baktığımızda meselenin Selefîlerin ayet ve hadisleri yanlış yorumladıkları eleştirisiyle sınırlandığı görülmektedir. Dolayısıyla yapılan eleştiriler kutsal metnin doğru anlaşılıp anlaşılmama noktasında sıkışmış kalmıştır.

 

Bu yaklaşım tarzıyla konunun özüne inilemediği kanaati bende hâkim. Bu nedenle aşağıda konuyu farklı bir açıdan ele almaya gayret edeceğim. Bunun için de bir dini düşüncenin söylemlerinden ziyade geçmişteki ve günümüzdeki eylemlerine göz atacağız. Çünkü İhsan Fazlıoğlu’nun dile getirdiği üzere, nasıl ki bireyin eylemlerinden o bireyin hayata dair niyet ve amacını öğrenebiliyorsak, aynı şekilde bir toplumun ürettiği kültürün tarih içindeki eylemlerinden de niyet ve amacını öğrenebilme imkânına sahibiz.

 

Söz konusu Selefîlik olunca, Selefîliğin geçmişte ürettiği kültürü değerlendirme şansına sahip olduğumuzu söylemek kolay değil. Zira her ne kadar bu düşünce yapısının kökleri asırlar öncesinde bulmak mümkünse de, bu düşüncenin devletleşmesi ve bu güce dayanarak toplumu şekillendirmesi bir asır önce başlamıştır. Dolayısıyla Selefîliği günümüz dünyasındaki eylemleriyle değerlendirmek zorundayız.

 

Günümüz dünyasında Selefîlik düşüncesiyle şekillenmiş diyarlarda tarihî yapılara verilen öneme işaret ederek konumuzu somutlaştıralım. Örneğin umre ya da hac ibadetini yerine getirmiş olanlar, Mekke ve Medine’de bırakın Osmanlı döneminden kalma yapıların korunmasını, Hz. Peygamber döneminde yaşanılan önemli olayların yerlerinin ve sahabe kabirlerinin terkedilmiş vaziyette olduğunu görecektir. Taşın, toprağın ve kabirlerin kutsanmaması konusunda son derece hassas olan bir zihniyetin, nedense Kabe’nin yanına kapitalizmin simgesi olan gökdelen inşa edilmesinde sorun görmemektedir. Bununla birlikte aynı dinî düşünceden beslenen IŞİD gibi örgütlerin, İslam adına hâkimiyetine aldığı bölgeleri yakıp yıkması, kendisi gibi düşünmeyeni katletmesi; kısaca zulümle anılması, güncel ve somut bir örnek olarak önümüzde duruyor.

 

Bunları söylerken Selefîlik içinde farklı tandansların bulunduğunu ve bütün Selefîlerin şiddet yanlısı olmadığını söylemeliyiz. Ancak Selefîlik içindeki bu farklılık, Selefîliğin köklü tarihî geçmişe sahip olmadığı ve nedense şiddetin genellikle bu akımın içinden meydana geldiği gerçeğini değiştirmez. Bu sebeplerden dolayı köklü tarihî geçmişi olmayan ve günümüz dünyasında İslam dinine kötü bir imaj kazandıran bir düşünce yerine, tarihte rüştünü ispat etmiş bir düşünce geleneğine mensup olmayı tercih ederim.

 

Mesela Selçuklu-Osmanlı coğrafyasında şekillenen düşünce ve onun ürettiği kültür, tarihte rüştünü ispat etmiştir. Öyle olmasaydı ne Sadreddin Konevi’nin metafiziği, ne Mevânâ’nın hikâyeleri ne de Yunus Emre’nin şiirleri bugün insanlığı etkilemezdi. Aynı şekilde mimar Sinan’ın inşa ettiği Süleymaniye ve diğer camiler incelik ve estetiğiyle insanlığı kendine hayran bırakmaya devam ediyor. Ayrıca Itri’nin üç asır önce bestelediği tekbir ve salavatların Anadolu ve Balkanlar coğrafyasındaki camilerde coşkuyla okunmaya devam etmesi, zikrettiğimiz kültürün gücünü göstermektedir.

 

Ne var ki bugün bu düşünce geleneğine mensup olduğumuz iddiası, geçmişi tekrarlamak ve kutsamaktan öteye gidememektedir. Durum farklı olsaydı Selefîlik eleştirisi en azından kutsal metnin doğru anlaşılıp anlaşılmama noktasında sıkışmazdı. Çünkü metin yazılı bir ifadedir. Metnin manasını şiir, musiki, mimari, edebiyat ya da başka yollarla hayata taşıyacak olan insandır. Acaba o insanlar hâlâ var mı?

Talha Yıldız