(28 Aralık Salı günü ebediyete uğurladığımız, 1965  Karaman doğumlu, 30 küsur yıldır Hollanda’da yaşayan Yazar Bayram Altıntaş’ı rahmet ve sevgiyle anmak adına, onu anlatmaya çalışacağım. Gerçi vefatından sonra onu tanıyanlar kendi sosyal medya hesaplarından onun hasletlerini yazarak paylaştılar ama, onu yakinen tanıyan bir dostu olarak, bir vefa borcunun ödenmesi anlamında ben de yazmak istedim. Yazılmayan hiçbir şey kalmasa da…)

Hayatını Hakk rızası üzere inşa edenlerin kimseden bir teşekkür, tebrik, övgü beklemeyeceği aşikâr. Onlar en küçük bir dünyevi beklenti içinde olmadan yaptıklarının karşılığını hep ötelere ertelerler. O yüzden senin de, bizim anlatacaklarımıza çok da ihtiyacın yok hele ki gittikten sonra. Ama seni tanıyan biri olarak seni yazamazsam olmazdı. Elbette yazdıklarım seni tanıtmaya, anlatmaya yeterli değil; hep bir yanın eksik kalacak ama seni tanıdığım kadarıyla yazamaya çalışacağım.

Güzel kardeşim, ardından dökülen gözyaşları, iç yangınları ve seni tarif eden o güzel sözler malum olmuştur sana…

Hayatta iken belki bu denli çok sevildiğini bilmiyordun, bu da biz insanların en büyük hatası, eksikliği…

Hayattayken  “Seni Allah için çok seviyorum. Sendeki bu güzel, örnek hasletler sana çok yakışıyor, seni daha da güzelleştiriyor” diyebilseydim, diyebilseydik…

Bazı gidişler vurgun yemişe döndürüyor insanı. Bazısı içini acıtıyor, kimisi sızlatıyor, kimisi de insanın yüreğini yakıyor. Hasılı her gidiş bir yıkımı da beraberinde getiriyor. İşte o hâllerden birini yaşıyorum…

Sosyal medya hesaplarından seni tanıyan hemen hemen herkes gidişinden duydukları şaşkınlığı, üzüntüyü dile getirirken bir yandan da seninle özdeşleşen özelliklerini, hasletlerini anlatıyorlar…

Hepsinin ortak kanaati “senin çok özel, güzel, sevgi dolu bir insan olduğun” idi.

 …..

Seninle pek çok çalışma ortamımız oldu. Gerek cemiyette, gerek Hollanda İslam Federasyonu’nda gerekse Doğuş gazetesinde…

Beraber pek çok şey yaşadık. Pek çok hatıra biriktirdik; çok şey paylaştık, aynı ideal ve hedef doğrultusunda pek çok hizmetin içinde olduk.

Birbirimizi bir kez olsun kırmadık, incitmedik, üzmedik.

Gidişin içimi çok yaksa, dağlasa da böyle bir dostluğu 30 yıldır sürdürmek biraz teselli ediyor. Bir diğer teselli kaynağımız ise seni tanıyanların senin için ettikleri şahitlik.

“Okumak ve okuduklarını paylaşmak” olmalı; seni en iyi anlatan cümle.

Hep hareket hâlinde olman, sürekli aksiyon içerisinde bulunman; inandığın dava yolunda, uğrunda mücadele etmen aslında toplumun daha iyi seviyelere gelmesini istemenden dolayı idi. Ve o durumuna ayak uyduramamak bazen beni vicdanen rahatsız ederdi. Zira ben de senin gibi düşünüyor idim, ama ortam beraber o aksiyonun içerisinde olmamızı engelliyordu.

Yüzün hep güleçti. Gülünce sanki güller açardı, o hâl sana ne güzel de yaraşırdı.

Davudi, gür bir sesin vardı ama konuşurken karşındaki insanların elinde sanki güvercin varmış da, onları ürkütmemek için dikkatlice konuşurdun. Kırılır, incinir diye kelimeleri özenle seçerdin.

“Tatlı dillim güler yüzlüm” türküsünün sanki yazılma sebebiydin.

Motivasyon duygusu olmazsa olmazındı; hem kendin hem karşındaki için kullandığın en önemli sermayendi.

Karşındakine güven duygusu veren, onu harekete geçiren, olaylara müspet bir pencereden bakmayı öğütleyen bir mizaca sahiptin.

İyi bir eş, iyi bir baba ve iyi bir dede olduğundan hiç kuşkum yok.

Henüz iki yaşındaki torunun ile çektiğin videoda bile ona “gül la” diyerek gülümsemeyi öğretiyordun.

Ve yine bir konferansında “asık suratlının 120 kasının gerildiğini, oysa tebessüm için sadece 12 kasın yeterli olacağını” söyleyerek insanları mütebessim olmaya davet eden de sendin.

Bu güzel hasleti öğütleyenin Peygamber efendimizin olduğunun altını çizerek ve şu Hadisi Şerifi hatırlatarak: “(Mümin) kardeşine tebessüm etmen sadakadır”

Hoşgörü timsaliydin. İyi bir konuşmacı olduğun hâlde, dinlemeyi çok sever ve anlatılanları yazılarına ilham ederdin.

Benim bazı makale ve öykülerimi, anama yazdığım mektupları konularına göre kitaplarına koymak için izin isteyecek kadar hakkı gözeten, emeğe saygı duyan bir anlayış sahibiydin.

Yufka yürekliydin. dertlilere derman olma isteği ile hareket ederdin.

“Dünya düzelsin” diye idi bütün uğraşın; isterdin ki herkese adil davransın, herkes huzur ve barış içinde yaşasın.

Tevazu sende ayrı bir güzellik kazanırdı sanki. O mütevazi hâlin seni daha da çok sevdirirdi.

Nezaket bir yaşam biçimi idi senin için.

Sevgi doluydu yüreğin. Her şeye bakışın sevgi ekseni çerçevesinde olurdu.

Doğuş gazetesinde yazmanı istediğimde “ne yazayım?” diye tepki vermiştin. Ben de “sürekli insanların ve hayatın içindesin, hayatın içinde olanları yaz” dedim ve Doğuş gazetesinin 5. sayısından sonra “Hayatın İçinden” bölümü altında yazılar yazdın ve o yazılar arkanda bıraktığın onca esere de malzeme oldu, ilham kaynağı oldu.

İlk yazın da “sevgi” üzerineydi. Yazını şu cümle ile bitirmiştin: “Sevgi gözüyle bakılan her şey güzeldir. Ve güzel olan her şey istisnasız herkes tarafından sevilir.”

Güzel ürünler ortaya koydun. Ömrünü okumaya ve okutmaya adadın. Bir “sevda” benimkisi derdin. Bazen de “delilik” olarak nitelerdin.

Gençleri önemser, onlara okumanın önemini, erdemini anlatır, sevdirirdin.

Bir kitap içerisinde yer alan can alıcı bir sözü, paragrafı okurlarla paylaşır, o kitabın okunmasını sağlardın.

Olaya hiç bir zaman maddiyat açısından bakmadın. Bu alanda harcadığın emeği, çabayı başka alanda harcasaydın hiç şüphesiz 3-5 katı daha fazla kazanırdın.  Ama hep söylerdin ya, “sevda bu”… sevdaya bedel biçilir mi?

Deliliğin ölçüsü olur mu?

Tek derdin insanların hem birbiriyle hem de kitaplarla dost olmasıydı.

Tarihimizin şanlı sayfalarını yıl dönümlerinde aralar, o kutlu levhaları konferans ve seminer atmosferinde insanların beyinlerine kazırdın, asardın.

Onların anlayacağı dilde ve pek çok toplumsal sorunun çözümüne dönük eserler bıraktın geride.

Üzerinde sanki hep bir “gariplik” vardı. Gurbetin omuzlarına yüklediği o garipliği sende hep görürdüm. Bu hâlini fark eden oldu mu bilmem ama en çok da beni etkileyen ve üzen o hâlindi.

Gurbetçinin kaderi miydi garip gelip garip gitmek…

Ama seni uğurlayan yüzlerce canı görünce o gariplik hâlin gözümden silinip gitti.

Hepsinin üzgünlüğü yüzüne yansımıştı. Ardından edilen sözler de senin çok özel ve güzel bir insan olduğuna şahitlik ediyor; üzerine kondurduğum “gariplik” örtüsünü indiriyordu.

Saf olmak, temiz kalmak, insanlığın içinde bulunduğu sıkıntılardan dolayı kaygı duymak, koca yürekli olmak insanın en büyük zenginliğidir aslında.

Kibirden uzak, mütevazi bir hayata sahip olmak herkese nasip olmayan nimetlerdir. Sen de bu nimetlerle donanmış biriydin.

Hastalığını duydum, üzüldüm herkes gibi. Dualar yolladım. Eski hâline dönmen, yine camilerin hayır çarşılarında sevdan olan kitaplar arasında koşuşturman için yürekten dualar yolladım.

Bir kaç kere telefonla sesini duydum. O eski gür sesinle karşılamadın, ama iyi olduğunu ve iyiye gittiğini söyledin. Çok sevindim. Ama o hain dert içten içe seni bitiriyormuş, bilemedin, bilemedik.

Hiç şüphesiz her can ölümü tadacak; her ölüm erken; seninki çok erken oldu.

İşte o karaya bürünen an…

Ömer Atıf saat 8.45’de “Bayram abiyi kaybettik” diye bir mesaj yolladı.

Yoldaydım, gazeteyi almak için Amsterdam’a gidiyordum. İçime düşen ateş sesime yansımıştı  ve o acılı sesle sordum: “Ömer! Bayram abi kim?”

Hasta olmana rağmen sen hiç aklıma gelmedin… Ölümü sana yakıştıramadım.

Ömer’den cevap gelmeyince tekrar sordum: “Ömer, sakın Bayram Başalan deme”

İkinci mesajım: “Ömer,  sakın Bayram Altıntaş da deme”

5 dakika, sonra Ömer cevap yazdı: “Bayram Altıntaş’ı kaybettik abi…”

Sözün bittiği yer.

Bir iç yangını ve yürek sızısı…

Seninle yaşadığımız o günler kare kare gözlerimin önünden geçerken, gözyaşlarım da kucağıma ateş koru gibi iniyordu.

Tam o anda Federasyon Başkanımız Mustafa Aktalan aradı. Gayriihtiyari ağlayarak karşıladım. Durumumu anladı ve sabır dileyerek, dikkat etmem talimatını vererek kapattı.

Bir dakika sürmedi ki çok büyük bir kaza atlattım. Hem senin ruhun için hem de yol sigortası olarak okunan sure ve dualar bir koruyucu kalkan olmuş; sağlı sollu 100 km hızla gelen iki arabanın arasında kalmama engel olmuştu. Rabbimin koruması ile o anı -şükür vesilesi olarak- atlatmış olduk.

Son yolculuğa uğurlanışın…

Kardeşim, bugün de cenaze namazını kıldık, yüzlerce gönül dostun seninleydi.

İyiliğine şahitlik ederek, haklarını helal ederek seni bekleyenlerine, sevenlerine kavuşman için uğurladık.

Rabbim sana rahmetiyle muamele buyursun. Mekânın Cennet olsun. Peygamber efendimize komşu olasın güzel kardeşim.

Elbette kusursuz, hatasız, günahsız insan yoktur. Hiçbirimiz mükemmel değiliz

Ama ne mutlu ki senin hep güzelliklerine şahitlik ettik.

Ankara görevimiz, serüvenimiz…

Yıl 1997. 28 Şubat’ın postallarının ülkemde duyulduğu günler. Mesut Yılmaz “Siyasi hayatıma mal olsa da İmam Hatipleri kapatacağım” diyerek başlatılan sürece tepki olarak Hollanda’dan da gür ve güçlü bir ses duyuluyordu. Hollanda İslam Federasyonu Başkanı Hasan Koç, “İmam Hatip Okullarıma  Dokunma” diyerek ülke genelinde başlattığı imza kampanyasına binlerce insan katılmış ve 9 klasörden oluşan dosyayı ilgililere ulaştırmak için ikimizi görevlendirmişti.

5 günlük Ankara ziyaretimizde TBMM başta olmak üzere, duyarlı parti liderleri,  STK’lar ve medya organları ziyaret edilmiş, toplanan imzaların nüshalarını kendilerine sunmuştuk.

İşimiz üçüncü günün sonunda bitmişti.

Bizi misafir eden Ankara İmam Hatipliler Derneği (ANİMDER) yönetimi ile otururken, “Beni bekleyen yaşlı bir anam ve babam var. Buraya kadar gelmişken onları görmeden, ellerini öpmeden, dualarını almadan dönmem yakışık almaz, müsaade ederseniz onları ziyaret edip yarına döneyim” dedin. O gür sesin sanki duyulmaz gibi çıkmıştı. Zira, en haklı isteğini bile dillendirirken, sana göre çok da münasip bir davranış değilmiş gibi hissediyordun.

“Gönlünü hoş tut, bu yapılacak en güzel davranış” dedik ve seni canlarına uğurladık.

Ertesi gün dönüşünde, yüzünde güllerin açtığına şahitlik ettik.

O beş gün içerisinde  pek çok hatıra biriktirmiştik.

Gerek Meclis Başkanı Yasin Hatipoğlu, gerek Hasan Celal Güzel ve gerekse diğer parti ve medya mensupları ile buluşmalarımızda yaşananlar kayda değer anılar olarak belleğimizde kaldı.

Yeri, vakti geldiğinde onları da paylaşırız.

Gazete çalışmalarımız sırasında Osman Akın kardeşimiz gür sesini duyup, gülen yüzünü, koşar adım yürüdüğünü görünce, “Yengem Bayram abime çok iyi bakıyor. Hep enerji dolu maşallah” diyerek sendeki o enerji, aksiyon ve hareket hâline dikkat çekerdi.

Özellikle her karşılaşmamızda “hadi başkanım, anlat da dinleyelim şu yeni projeleri” diyerek insanları sürekli üretmeye, düşünmeye teşvik ederdin.

Son aşamasına gelmesine rağmen bir talihsizlik sonucu gerçekleştiremediğimiz Doğuş’un tanıtımı için planladığımız büyük bir organizasyonun da mimarıydın.

Güzellikler bırakarak gittin güzel insan.

Bıraktığın eserler ve örnek yaşantın, ahlâkın seni yaşatacaktır…

Ruhun şad, mekânın cennet olsun.

Rahmet ve sevgiyle,

Kardeşin, Zeynel Abidin Kılıç

Doğuş Gazetesi 1999 Mayıs Ayı