Ayasofya Allah’ın izni ile, 24 Temmuz 2020 Cuma günü kılınan cuma namazı ile yeniden ibadete açıldı.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yaptığı bu hamle Birinci Dünya Savaşı’ndan beri açık ve gizli kuşatma altında bulunan ülkemizin kuşatmayı yarmaya çalışmasının bir göstergesi oldu.

Bu hamle elbette küresel güçlerin ve dünyayı sömüren sömürgecilerin hoşuna gitmedi. Kuyruklarına basılmış refleksi ile hareket ettiler. Yunanistan’ın başta Selanik olmak üzere bazı şehirlerinde protestolar yapıldı, sudan bahanelerle arama yapılan ve kapatılan camiler oldu. Bana göre Doğu Akdeniz’de yaşadığımız bu kriz de Ayasofya’nın açılmasının verdiği rahatsızlığın bir göstergesi.

Buradan şunu anlıyoruz ki, yarım asır önce kurulan Millî Görüş hareketinin ve Erbakan Hoca’nın Ayasofya’nın açılmasını gündemde tutması çok haklı bir dava imiş. Allaha şükürler olsun ki Millî Görüş hareketi bütün yan kuruluşları vasıtası ile Ayasofya’nın açılmasını gündemde tuttu. Bunu, ilk partisi olan Millî Nizam Partisi MSP ile başlatıp son partisi Saadet Partisi ile sürdürdü.

Davanın gazetesi Millî Gazete, bıkmadan usanmadan manşetler attı, televizyonu TV5 gündemde tuttu. Gençlik yapılanması Millî Gençlik Vakfı ve Anadolu Gençlik Derneği, nerede ise her hafta Ayasofya önünde sabah namazı kıldı; lideri Necmeddin Erbakan Hoca birçok konuşmasında Ayasofya’nın açılmasını dile getirdi. Evet Ayasofya’nın açılması  Millî Görüş hareketinin hep en önemli hedeflerinden biri oldu. Yeni bilgilerle birlikte şimdi yeniden ve bir kez daha anladık ki, açılması çok önemli imiş ve Allah’a şükürler olsun ki açıldı. Tekrar emeği geçen herkesten Allah razı olsun.

Peki bundan sonra ne olabilir, isterseniz buna bir bakalım.

ABD ve küresel güçler büyük ümitler bağlayarak Türkiye’nin doğusuna muazzam bir silah yığdı ve PKK/YPG aracılığı ile Türkiye’ye bir işgale hazırlandı. Maalesef güvendiği dağlara karlar yağdı ve istediği hedefine ulaşamadı. Bu hedefini ertelemek zorunda kalsa da ikinci hamlesini FETÖ’ye darbe yaptırmak sureti ile yaptı. Karşısında vefakâr ve cefakâr milletimizi buldu.

Son olaylardan anladığımız kadarı ile Fransa da, küresel güçlerin taşeronluğuna soyunmuş görünüyor. Afrika’da, Mali başta olmak üzere onlarca Müslüman ülkeyi sömürdüğü yetmiyormuş gibi diğer sömürgecileri de arkasına alarak Yunanistan eliyle yoklamalar yapıyor. Türkiye’nin doğusunda PKK/YPG’yi silahlandıran Amerika Birleşik Devletleri Ege denizinde de Güney Kıbrıs Rum Yönetimini silahlandırmaya başladı.

Aynı şekilde Yunanistan da Lozan anlaşmaları gereği silahlandırmaması gereken ve bizden beleş olarak konduğu adaları silahlandırmaya başladı.

Bulgaristan’ın da yakın zaman önce silahlanmaya başladığını göz önünde bulundurursak, sınırlarımızdaki bu silahlanmaların amacı ne olabilir?

Küresel güçler, ABD ve Fransa ile birlikte olmak üzere, darbe yaptırarak kukla yönetimi ile kendilerine bağladıkları Mısır’ı, Birleşik Arap Emirlikleri’ni ve Suudi Arabistan’ı yanlarına aldılar.

Bölgede âdeta yalnızlaştırılan Türkiye biran önce D8’leri güçlendirmenin yollarını aramalı ve İslam birliğinin kurulmasına öncülük etmelidir. Ortak para birimi olması gereken İslam Dinarı’nı tedavüle sokmalıdır. Önümüzde başka bir seçenek kalmamış gibi.

Doğu Akdeniz’de yaşanan son olaylarla birlikte Türkiye’yi tekrar işgal etmek isteyenler Türkiye’nin savunma ve savaşma gücünü küçük bir testten geçirdi. Âdeta keşif atışı yaptılar. Şimdilik bunun mümkün olmadığını gördüler ama bu hedeflerinden vazgeçtikleri anlamına gelmez.

 

Unutmayalım ki Siyonizm ve küresel güçler hedeflerinden asla vazgeçmezler, mecbur kalırlarsa ertelerler fakat asla vazgeçmezler. Eğer bizler de teslim olmak, yutulmak istemiyorsak D8’i güçlendirmeli ve biran önce İslam Birliğini kurmalıyız yoksa Allah korusun hep beraber batar gideriz.

Unutmayalım ki atalarımız boşuna dememişler, “Sû/asker uyur düşman uyumaz”

 

**

Biz Virüse Mecburuz Virüs Bize mahkûm..

Koronavirüs ile yaşamaya yavaş yavaş alışıyor olsak da hâlâ bu gizemli virüsün, bizleri ve hayatımızı esir almasından kurtulamadık.  Bu küçüğün de küçüğü varlık karşısında aya ayak basan devletler de, uzaydan dünyayı adım adım izleyen teknolojiyi ortaya çıkaran dev şirketler de çaresiz kaldı. Bilim adamları hastalıktan korunmak için hangi önlemleri teklif edeceğine şaşırdı. Doktorlar hastaları tedavi ederken bile kendi meslektaşlarını kurban vermekten kurtulamadı.

 

Velev ki bu virüs bir grup tarafından mutasyona uğratılıp piyasayı sürülmüş olsa bile, diğer büyük çoğunluk çaresiz kaldı, virüse teslim oldu.

Anlaşılan o ki bir süre daha virüsle kol kola beraber yaşamaya mahkûmuz. Virüs te hem çoğalabilmek, hem yaşayabilmek için insanoğlunun vücuduna mahkûm.

Biz ona mecburuz o bize mahkûm, Allah hayırlısı ile eski günlere dönmeyi nasip etsin

Recep Soysal          —◄◄