İslam inancına göre Allah mekân ve zamandan münezzeh yegâne Varlık’tır. Allah için mekân ve zaman gibi sınırlamalar düşünülemez. Buna karşılık insan, mekân ve zamanla sınırlı bir varlıktır. Nitekim hayatımıza baktığımızda, her şeyi mekân ve zaman içinde idrak ettiğimizi fark ederiz. ‘Ne zaman?’ ve ‘Nerede?’ sorularını sürekli sormamız, tesadüf olmasa gerek. Keza mekân ve zaman, bizim düşüncemizi ve hayata bakışımızı şekillendiren olgulardır.

Örneğin dünya, gelmiş olduğumuz ve çocukluğumuzun geçtiği köy, mahalle, şehir ya da ülke olan mekân, hayatımız boyunca aidiyet duyduğumuz yerdir. Vatan sevgisi gibi önemli bir duygu da, mekânla kurulan münasebetle alakalıdır. Zaman ise, üç boyutlu olması itibariyle ilginçtir. Daha önceki yazılarımdan birisinde söylediğim gibi, bizler bugünü, dünün pişmanlıkları ile tecrübeleri ve yarının beklenti ile kaygılarına bağlı olarak yaşarız. Mesela dün ticarette kazık yemiş kişi, bugün aynı hataya düşmemek için ihtiyatlı davranır.

Ya da gelecekte yaşanması muhtemel olan geçim kaygısı, bugün insanı kara kara düşündürmeye yeter. Bu kısır döngüden çıkmak için Aziz Mahmud Hüdayi, “Maziye kılma teessüf yeme müstakbel gamın Halini hoş gör ki ömrün hasılı im-ruzdur (bugündür)” demek suretiyle, hayatımıza geçmişin pişmanlıkları ve geleceğin tasaları hâkim olmaması gerektiğini ve bugünü değerlendirmek için gayret etmemiz gerektiğini öğütler. Başka bir ifadeyle Hüdayi, “anı yaşamaktan” bahsetmektedir.

Burada bahsedilen bakış açısı, günümüzde kullanılan ve ‘anı yaşa’ anlamına gelen ‘carpe diem’ tabirinden farklıdır. Zira günümüzde carpe diem, “arzularını sakın tatmin etmeyi erteleme” anlamında kullanılmaktadır. Oysa Aziz Mahmud Hüdayi bu beytinde, tasavvufta yer alan ‘ibnü’l-vakt’ olmaktan bahsediyor.

Peki ibnü’l-vakt olmak ne demektir?

İbnü’l-vakt, kelime anlamıyla ‘vaktin oğlu’ demektir. Ekrem Demirli’nin ifade ettiği gibi, bu tabir insanın geçmiş ve gelecek zaman arasında savrulmadan içinde bulunduğu ana odaklanmasını ifade eder. Bir başka deyişle, insanın görevi anı değerlendirmektir. O hâlde geçmişin pişmanlıkları ve geleceğin kaygıları, insanı yapması gereken işlerden alıkoyan iki perde konumundadır.

İnsanın mekân ve zamanla sınırlı bir varlık olduğunu yukarıda izah etmiştik. Bu gerçeğin farkında olan insan, aynı zamanda zaman üstü ve ezeli olmaya iştiyak duyar. Nitekim hayatımızda yaşadığımız bazı özel olaylar, bize zaman zaman bu duyguları yaşatır.

Bir yakınımızın vefatında yaşadığımız duygular, gün batımında içimize dolan sükunet ya da bir müzik dinlerken hüzün ya da neşe duymamız, burada örnek olarak verebiliriz.

İbnü’l-vakt olmanın bu özel duyguları yaşamakla bir irtibatı olduğu kanaatindeyim. Çünkü ibnü’l-vakt tabiri, ana odaklanmayı ve anı yakalamayı öğütler. Anı yakalamak için ise, zihnimizin berrak olması ve zihnimizi perdeleyen engellerin olmaması gerekir.

Maalesef günümüzde anı yakalamanın önünde birçok engel bulunmaktadır. Bunun başında ise akıllı telefonlar gelmektedir.

Bu hususu birkaç örnekle netleştirebiliriz:

Mesela ilk defa tarihî bir camiyi ziyaret ettiğimizde sakin ve huzurla caminin mimarisi ve estetiğini incelememiz icap eder. Ya da gece vakti dolunayı gördüğümüzde tefekkür etmemiz gerekir. İbrahim Kalın’ın ifadesiyle, “anlamak ve nüfuz etmek için yavaşlamak, duraklamak ve durmak gerekir.” Ne var ki bizler, bu durumlarda hızlıca fotoğraf çekmekle meşgulüz. Akabinde fotoğrafın renkleriyle oynayıp o fotoğrafı sosyal medya mecralarında paylaşıyoruz. Bu şekilde davrandığımız için, her biri içinde ayrı bir güzellik barındıran ve insanın gönül dünyasını harekete geçirme potansiyeline sahip imkânları elimizin tersiyle itiyoruz.

Talha Yıldız  —◄◄