Amerika’da Harvard, Pensilvanya ve MIT gibi üniversitelerde antisemitizm tartışması gündemde. Peki bu tartışmanın arka planında neler görünmez kılınıyor? Üniversite rektörleri antisemitizmi kınamakta gerçekten de zorlanıyor mu? Son haftalardaki tartışmanın detaylı bir özeti.
Washington 5 Aralık’ta tartışmalı bir kongre duruşmasına ev sahipliği yaptı. Amerika Birleşik Devletleri’nin önde gelen özel eğitim kurumlarından Harvard, M.I.T ve Pensilvanya Üniversitelerinin rektörleri, kurumlarındaki antisemitizme karşı öğrencilerini koruyamadıkları gerekçesiyle meclis üyelerinin sorularını cevapladılar.

Beş saat süren duruşmanın odak noktasında Hamas’ın İsrail’e 7 Ekim’deki saldırısından sonra kampüslerde antisemitizmin arttığı iddiası yer alıyordu. Duruşmada Harvard Üniversitesi rektörü Claudine Gay, Pensilvanya Üniversitesi rektörü Elizabeth Magill ve MIT rektörü Sally Kornbloth bulunuyordu. Üniversitelerindeki ayrımcılık karşıtı politikalara dikkat çeken rektörler, duruşmada kendilerine “antisemitizm” örneği olarak sunulan vakaları endişe ile karşıladıklarını belirttiler. Sorgunun en çarpıcı ve tartışmalı kısmı olarak manşetlere taşınan kısmı ise Cumhuriyetçi meclis üyesi Elise Stefanik’in sorusu oldu. “Yahudilerin soykırıma uğratılması çağrısı”nın üniversite idaresinin taciz ve zorbalıkla ilgili politikalarına karşı olup olmadığı sorusuna Claudine Gay “bağlama bağlı” şeklinde cevap verirken Elizabeth Magill, “Eğer sözler davranışa dökülüyorsa o zaman taciz sayılır.” karşılığını verdi.

12 Aralık’ta yayımlanan duruşma karar metninde Temsilciler Meclisi; Gay, Magill ve Kornbluth’u Yahudi soykırımı çağrısının üniversite davranış kurallarını ihlal ettiğini açık bir şekilde ifade etmedikleri gerekçesiyle şiddetle kınadı. Bunun akabinde baskılar sonucu, kendisi de bir Yahudi olan Elizabeth Magill rektörlük görevinden istifa etti.
Kongre’nin Antisemitizm Kapsamında Değerlendirdiği Davranışlar Hangileri?

Kongre kararlarında Hamas’ın 7 Ekim saldırılarının Holokost’tan beri Yahudilere karşı düzenlenmiş en ölümcül saldırı olduğu ve bunu takiben İftira ve İnkarla Mücadele Birliği (İng. “Anti-Defamation League”) kayıtlarına göre ABD’de 400’ü üniversitelerde olmak üzere toplam 2 bin 31 antisemitik olay yaşandığı belirtildi.
New Yort Times ve Der Standard gibi kaynaklar bu antisemitik olayların mahiyetini detaylandırmazken, rektörlerin “soykırım çağrısı” sorusuna muğlak cevap vermelerini eleştirdi. Oysa duruşma sırasında konuşulanlar, meclis üyelerinin “soykırım çağrısı” olarak neyi yorumladığı ve hangi davranışları antisemitik bulduğuna dair önemli detaylar barındırıyordu. Filistin yanlısı eylemlerin ana sloganları birer antisemitik taciz sayılıyordu ama bahsi geçen bu eylemlerin ne amaçla yapıldığına ne duruşma sırasında ne de ana akım haber metinlerinde değinilmedi. Gazze’nin adı neredeyse hiç anılmadı. Gazze, Demokrat Meclis Üyesi Donald Norcross tarafından “İsrail ile süregelen çatışma” ve Gay ve Magill’in “insanlık krizi” ve “kayıplar” ifadeleri yanında birer motif olarak yer aldı.

Bir başka dikkat çeken nokta ise İslamofobinin de kampüslerde 7 Ekim’den beri artmasıydı. Rektörlerin İslamofobinin de öğrencilerini tehdit ettiğini ve bununla mücadele etmeye çalıştıklarını belirtmeleri bazı meclis üyeleri tarafından konuyu saptırmakla suçlanmalarına sebep oldu.

Cumhuriyetçi Meclis Üyesi Bob Good, Magill’i sorgularken antisemitizm ile İslamofobinin denk görülmesini “solun sorunlu bir eğilimi” olarak nitelendirirken Yahudilere karşı işlenen nefret suçlarının ülkedeki en yaygın nefret suçu türü olduğunu iddia etti. Sorgu sırasında meclis üyelerinin çoğu Filistin yanlısı eylemlerde zikredilen “Nehirden denize özgür Filistin” ve “İntifada” sloganlarını Yahudi soykırımı çağrısı olarak nitelendirdi ve Siyonizm’in bir ırkçılık türü olarak görülmesini eleştirdi.

Rektörler “Yahudi Soykırımı Çağrısı”na Neden Açıkça Karşı Çıkmadı?

Peki rektörler Yahudi soykırımı çağrısı üniversite davranış kurallarını ihlal edip etmediği sorusuna neden açıkça “Eder” demedi?

Gerek haber ajanslarının gerekse akademik çevrelerin ateş hattına yerleşen rektörler, söz konusu sloganları “aşırı derece tedirgin edici”, hatta “tiksindirici” bulduklarını ifade etmelerine rağmen, bu davranışları ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirdiler.

Elise Stefanik ile Rektör Claudine Gay arasında geçen şu sorgu sekansı ise bu sorunun neden duruşmada cevaplanamadığı konusuna ışık tutan örneklerden biri oldu:

Cumhuriyetçi Meclis Üyesi Elise Stefanik: “Bu bir evet hayır sorusu. Size şunu sorayım: Siz Harvard’ın rektörüsünüz. Yani “intifada” tabirine aşina olduğunuzu varsayıyorum, doğru mu?

Harvard Rektörü Claudine Gay: “O tabiri duydum, evet.”

Stefanik: “Ve intifada tabirinin İsrail-Arap çatışmasında kesinlikle İsrail devletine karşı şiddetli ve silahlı direnişe bir çağrı olgunu ve sivillere şiddeti ve Yahudi soykırımını içerdiğini anlıyorsunuz. Buna vakıf mısınız?”

Gay: “Bu tür bir nefret söylemi kişisel olarak bana tiksindirici geliyor.”

Stefanik: “Ve Harvard’da öğrencilerin ‘Tek çözüm var, intifada ve devrim” ve “İntifadayı küreselleştir” diye slogan attığı birden fazla yürüyüş oldu. Doğru mu?

Gay: “O pervasız, sorumsuz ve nefret dolu dili kampüsümüzde duydum, evet.”

Stefanik: “Peki, beyanınıza dayanarak: Bu intifada çağrısının İsrail’de ve dünyada Yahudi halkına soykırım yapma çağrısı olduğunu anlıyorsunuz, doğru mu?”

Gay: “Tekrar, bu tür bir nefret söyleminin kişisel olarak bana tiksindirici geldiğini söyleyeceğim.”

Stefanik: “Bu tarz bir nefret söyleminin Harvard’ın davranış kurallarına aykırı olduğuna inanıyor musunuz, yoksa izin veriliyor mu?”

Gay: “Harvard’ın değerlerine aykırı. Ama değerlerimiz aynı zamanda…”

Stefanik: “Burada davranış kurallarına aykırı olduğunu söyleyemez misiniz?”

Gay: “Biz itiraz edilebilir, ofansif ve nefret dolu görüşler hakkında bile olsa ifade özgürlüğünü taahhüt etmeyi benimsiyoruz. Ne zaman ki söylem davranışa dönüşür, o zaman bizim zorbalık ve tacize karşı politikalarımızı ihlal eder…”

Stefanik: “O söylem o sınırı aşmıyor mu? O söylem Yahudi soykırımına ve İsrail’in yok edilmesine çağrı yapmıyor mu?”

Bu noktada sorgu yukarıda görüldüğü üzere döngüsel bir düzlemde devam etti. Peki plak neden bozuldu? Her türlü entelektüel donanıma sahip bu rektörlerin, bu konudaki kişisel duruşlarını belirtmelerine rağmen, üniversitelerinde Yahudi soykırımı çağrısının davranış kurallarına aykırı olduğunu söylemeleri neden bu kadar zordu?

Performans ve Yaptırımlar Arasına Sıkışmış Bir Kongre Duruşması

Birleşik Devletlerde kongre duruşmaları, soruşturma yürütme veya önerilen bir yasa ile ilgili görüş ve bilgi edinme, hükûmetin bir departmanın aktivitelerini teftiş etme ve federal hukukun uygulanmasını sağlama gibi geniş bir amaç yelpazesi ile tanımlanıyor. C-Span kanalından 7/24 yayın yapan kongre, 1970’lerden beri zaman zaman politik skandalların bir eğlence programı olarak tüketildiği, zaman zaman da Cumhuriyetçi ve Demokrat kongre üyelerinin yasamaya dair ajandalarını kamu vicdanına açmak için kullandığı bir vakit geçirme aracı olarak Amerikan popüler kültüründe önemli bir yer teşkil ediyor.[1]

Nitekim 5 Aralık’taki duruşmada medyaya yansımayan, ancak Amerika’daki gündelik siyasi tartışmalara değinen pek çok konu yer aldı. Örneğin Glenn Grothman gibi Cumhuriyetçi vekiller söz konusu üniversitelerde geçmişte kürtaj karşıtı, ırkçı ve homofobi içeren söylemlerinden ötürü yaptırım uygulanan hocaları hatırlatarak, üniversitelerde savunmalarda iddia edildiği gibi politik çeşitlilik olmadığını söyledi. Meclis üyesi Stefanik daha önce Ukrayna bayrağının Harvard’ın bahçesinde dalgalanmasına izin verilirken neden İsrail bayrağının asılmasına izin verilmediğini sorguladı. Gay buna “Haleflerinin izin vermiş olduğu bir istisna” olarak yaklaştı.

Görünmez Kılınan Bir Arka Plan

Tam da bu noktada duruşmanın performatif yanı ve tiyatralliği devreye giriyor. Duruşmanın izlenebilirliğinin bilincinde, cevaplardan çok soruların önemli olduğu; soruların birer mini miting alanına dönüştüğü performanslar izliyoruz. Salt antisemitizm üzerine çizilmiş bir çerçeve, ne İsrail’in 1948’den beri Filistin topraklarında yürütmekte olduğu kolonyal politikaları, ne de Gazze’de yıllarıdır yürütülen nekropolitikayı[2] ve güncel insanlık krizini bir bağlam olarak kabul etmiyor. Bunun yerine, Filistin’in ilki 1987’de olan ve bazı akademisyenler tarafından bir sömürgesizleşme girişimi olarak değerlendirilen “intifada”yı bir Yahudilere soykırım çağrısı olarak nitelendirirken, İsrail devleti için nehirden denize giden yolların katledilen binlerce Filistinli arasından açıldığını, Gazze şeridinde deniz kenarına İsrail bayrağı dikip video paylaşan IDF askerlerini görünmez kılıyor.

Tam da bu noktada, sosyal medyada Filistin yanlısı paylaşımların rektörlerle ilgili yapılan haberlere itirazı devreye giriyor ve Toni Morrison’un 30 Mayıs 1975’te Portland Üniversitesi Siyah Çalışmaları Merkezi’nde yaptığı konuşmadan alıntı posttan posta dolaşıyor:

“Irkçılığın işlevi, çok önemli bir işlevi, dikkat dağıtmaktır. Sizi işinizden alıkoyar. Varoluş sebebinizi tekrar tekrar açıklamaya zorlar. Birileri çıkar ve bir diliniz olmadığını söyler, siz de olduğunu ispat etmek için yirmi yılınızı verirsiniz. Birileri kafa şeklinizin biçimsiz olduğunu söyler, bilim insanları öyle olmadığını göstermek için çalışır. Birileri tutar sanatınız olmadığını söyler, araştırmaya başlarsınız. Bunların hiçbirine gerek yok. Çünkü biri biter biri başlar.”

Burada duruşma mizanseni tam da Siyonizm karşıtlığını bir ırkçılık türü (antisemitizm) olarak yeniden tanımlayarak Filistin özgürlüğünü savunanlar için yeni bir cephe açmakla ve nefes tükettirmekle kalmıyor; aynı zamanda Gazze’de bir şekilde ateşkes ilan edilmesi ve sonrasında oranın dünyanın madun bir bölgesi olarak kalakalması fikriyle barışık, özgür Filistin tahayyülünü en basit hâliyle iğrenç bir pervasızlık olarak gören akademik bürokrasiyi de sahiplenmediği bir savaşta taraf olmaya zorluyor.

“Performans”tan “İnfaz”a: Kongrenin Sembolik Otoritesi

Eğer Magill, Gay ve Kornbloth “silkinme” anlamına gelen “intifada”nın bir sömürgesizleşme çağrısı olduğunu ve Yahudi soykırımı çağrısı olmadığını iddia etse, muhtemelen görevleri ellerinden alınacak, son iki haftada uğraştıklarından çok daha şiddetli eleştirilere maruz kalacaklardı. Öte yandan bu, Gazze’deki şiddeti gündeme getirmenin kampüslerde antisemitizmi aklayan bir sebep olduğunu öne sürüyorlarmış gibi anlaşılabilirdi. Sonuçta kampüslerdeki antisemitik eylemler bu iki ifade ile sınırlı değildi ve elbette antisemitizmin de kararlılıkla önlenmesi gerekiyordu.

Meclis üyeleri soruları ile duruşmanın performatif yanına başvurdular: Hem bir izleyiciye hitap etmenin siyasi avantajını kullandılar, hem de kongrenin duruşma salonundaki sembolik otoritesini rektörlerden eylem talep eden cümleleriyle pekiştirdiler. Rektörleri halkın gözü önünde sıkıştırdılar ve kınadılar. Ancak eğer Gay ve diğerleri “intifada”nın bir soykırım çağrısı olduğunu kabul etselerdi, bu durumda bu ifadeleri kullanan tüm Filistin yanlısı eylemcilerine, yani öğrencilerine karşı ömür boyu karşılarına çıkacak yaptırımlar ivedilikle talep edilecek, performans infaza dönüşecekti.

Duruşma ve bu saygın üniversitelerin duruşmaya müteakip eylemleri bile bir nevi “emsal karar” niteliği taşıyabilecek, diğer üniversitelerde ve eğitim kurumlarında “intifada” ve “nehirden denize özgür Filistin” ifadelerine – okuldan atılma, yasal işlem başlatma gibi-yaptırımlar uygulanması bir norm hâline gelecekti. Dolayısıyla bu duruşma aslında Filistin’i destekleyen öğrencileri cezalandırmak, rektörlerin ifadeleri ise bu öğrencileri korumak ile ilgiliydi.

Nitekim Haaretz’e verdiği röportajda Profesör Eric Maskin, Claudine Gay’in görevinden alınmaması gerektiğini savunurken, rektörün açıklamalarını naif bulduğunu belirtti. Harvard’ın üniversitede neyin söylenip neyin söylenemeyeceğine dair işe yarayan bir politika oluşturmadığını söyleyen Maskin, 7 Ekim’den önce soykırım özelinde bir kurala ihtiyaç oluşmadığını ve eleştirilmesi gereken düşüncelerin cezalandırılmak zorunda olmadığını da ilave etti.

Maskin Filistin yanlısı öğrencilerin Harvard’da bildiği kadarıyla hiç soykırım çağrısı yapmadığını – bazı insanlar İsrail’in yok edilmesi olarak anlasa da- “Nehirden denize özgür Filistin” ifadesinin soykırımı ima etmediğini söyledi.

“Dolayısıyla Cumhuriyetçi Vekil Elise Stefanik’in rektör Gay’e duruşmadaki soruları varsayımsaldı. Ve baskı altında beklemediğiniz varsayımsal soruları cevaplamak çok zor olabilir.” diyen Maskin, Harvard’ın bir devlet üniversitesi olmadığının ve bağımsız kurumlar olarak siyasi baskılarla rektör değiştirmemesi gerektiğinin altını çizdi.

Duruşma sırasında üniversitelerin 7 Ekim’den önce gerçekleşen Amerikan millî stratejisi tarafından ayrılmış bütçelerindeki kesintilerin de nefret söylemlerine karşı mücadelede önemli bir faktör olarak değerlendirilmesi, tartışmanın finansal boyutuna da dikkati çekti. Aslında duruşmanın başında giriş metinlerinde kabul edildiği üzere anayasaya göre özel oldukları için bu kurumların iç politikaları hakkında pek de hesap vermesi gerekmiyordu. Bu daha ziyade bir “sorumluluk alma” ve bir kurumsal imaj meselesiydi.
Antisemitizm Hakkında Konuşmanın Yeni İmkân ve İmkânsızlıkları

Rektörlerin ifade özgürlüğü ve çok kültürlülüğü savunması başka güncel tartışmalar açısından da önemliydi. Diğer tüm savunmalar, Filistin yanlısı bir duruş almakla veya meselenin hassasiyetini ciddiye almamakla suçlanabilir; dahası Filistin’i destekleyen seslerin kriminalize edilmesinin önünü daha da açabilirdi. Bu aynı zamanda iptal kültürünün (cancel culture) ne derece idari bir karşılığının olabileceğine dair de önemli bir tartışma idi.

Örneğin Magill’in sorgulanması sırasında meclis üyesi Jim Banks, eski Pink Floyd müzisyeni Roger Waters’ın UPenn’deki Filistin Hakları Edebiyatı festivaline davet edilmesini eleştirirken, Waters’ın konserlerinde bir Nazi gibi giyinmesi ve üzerinde Davud yıldızı olan domuz şeklinde bir balonu uçurtması gibi eylemlerini gündeme getirdi. Magill’in buna mükerrer cevabı “antisemitizme Penn’de yer yok” şeklinde oldu.

Peki Siyonizmin kongrede güç bulmuş ön kabulü “İsrail devlet politikalarını desteklememek veya Filistin yanlısı sloganlar atmak antisemitizmdir” algısı ile ırkçılık karşıtı haklı ve sarih bir tutumu nasıl bir arada düşünebiliriz? Bunun belki de birincil cevabı “düşünemeyiz” olacaktır. Zira “ırkçı bir ideolojinin kendisinin desteklenmediği her senaryo ırkçılıktır” argümanı ile hareket etmek, dünyanın karanlık antisemitizm tarihi ile gerçek bir yüzleşmeyi imkânsız kılar.
Aynı zamanda bu, yerleşimci sömürgeciliğin çok kültürlülükle arasındaki kimlik politikası farklarını da bulanıklaştırır. Duruşmada görünen o ki, yukarıda bahsettiğimiz meselelerin yanı sıra, yarı hukuki yarı performatif bu yayın, makbul Amerikalılıkla ilgili süregelen tartışmaları arkasına alarak iki şeyi hedefliyor: Üniversitelerde Filistin halkının sesini kısmak ve bunu Yahudi öğrencilere karşı bir güvenlik meselesi olarak sunmak.

Öte yandan, gerçekten de Yahudi öğrencilerin güvenliğine kasteden antisemitik olayların bu ajandaya dâhil edilmesi, topyekûn gözlerimizi kaçırarak baktığımız Gazze’den gelen gerçek zamanlı katliam görüntülerinin yanında “karmaşık” bir meselenin konusu hâline geliveriyor. Böylece Filistin’deki şiddetin sona ermesini arzulayan siyasetin kelime dağarcığını hedef alan bir tür ırkçılık, Yahudi kimliğini iç ederek siyonist eylemlerin dışında bulunan Yahudileri nefret suçlarına karşı korumayı ikinci plana atmış oluyor.

İsrail-Filistin Meselesi Gerçekten de Karmaşık Bir Mesele mi?

İsrail’in süregelen “Filistin’de eşit bir güçle çatışma içinde olduğu” ve bu meselenin, başrol haricindekiler için fazla karışık olduğu iddiaları bölgeyi çalışan uzmanlar tarafından bir sömürge tekniği olarak nitelendiriliyordu. İronik bir şekilde, aslında İsrail’i koruma amacıyla icat edilmiş bu “İsrail-Filistin meselesinin karmaşık olduğu” söylemi, rektörlerin duruşmadaki savunmasında ifade özgürlüğü bağlamında Filistin’i destekleyen seslere gönülsüzce de olsa alan açmak için bir argümana dönüşmüş oldu. Oysa karar metninde de, duruşmaya verilen uluslararası tepkilerde de görüldüğü üzere, ırkçılıkla ilgili muğlak bir tutum, nefret suçları ve ırkçılığa karşı insanları korumak için oldukça büyük bir zaaf olarak önümüze çıkıyor.

Dipnotlar

[1] Dennis, E. (Ed.). (2018). Covering Congress. Routledge.

[2] Siyaset bilimci ve tarihçi Achille Mbembe’ye göre, nekropolitika, devletin kimin yaşayıp kimin öleceğine karar verme gücünü ve fiziksel şiddetin ötesinde yöntemlerle kitlesel ölümlere yol açan şartların yaratılmasını anlatan bir kavram. Mbembe, Achille. “Necropolitics.” Foucault in an Age of Terror: Essays on Biopolitics and the Defence of Society. London: Palgrave Macmillan UK, 2008. 152-182.

Esma Güney Aksoy

Lisans ve yüksek lisans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünde tamamlayan Güney Aksoy, Çukurova Üniversitesi Arkeoloji bölümünde ikinci lisans eğitimine devam etmektedir. Ağırlıklı olarak duygulanım sosyolojisi, medya ve hukuk antropolojisi alanları ile ilgilenen yazar, aynı zamanda Fidiro Kahvesi ve Talking Anthropology podcastlerinin yapımcı ve sunucularından biridir.

Perspektif.eu