Bir Gurbetçi anne babanın çocuğu olarak, yılların birikimi üzerine bugün sizlere “Almancıların” hikayesini anlatacağım.  

Bazılarınızın küçümsediği konuşma şekilleri, şiveleri, giyim kuşam tarzları, bilgi yoksunluğu, kültür ezikliği..Bunlar dışarıdan bakıldığında doğru olabilir, lakin bu cephenin birde karşı cephesi var.

 Fikir sahibi yerine bilgi sahibi olmak istiyorsanız, ışık tuttuğum bu hikâyeyi pür dikkat okuyun; çünkü bu aslında hepimizin hikâyesi. 

“Almancılar,” 1960’lı yıllarda (tam olarak 30. Ekim 1961 itibariyle), Türkiye’nin dört bir yerinden kopup, arkalarında yıkılmaya mahkûm olan köprüler bırakan ve ACI VATAN Almanya’ya giden Türklere verilen isimdir.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra kendini toparlamak isteyen Almanya, sanayi ve endüstri devrimlerine hız verdi. Türkiye ise bu devrimlerde geriye doğru gitti. Vatandaşlarımız, milli fabrikalarda işçi olmak yerine Almanya’nın işçisi olmak üzere başvurulara başladı.

Almanya, alacak işçileri belirlemek için Istanbul Tophane’de bir irtibat bürosu kurmuştu. Büroya müracaatın ardından, sağlığı yerinde olan, özellikle 20-34 yaş arası, suç işlememişlere “Almanya kâğıdı” veriliyordu.

 Anadolu’nun hemen hemen her köyünde yıllarca sürecek “Alamancı hikâyesi” bir kâğıt parçası ile başlıyordu anlayacağınız.

 Koca memleketlerini tahta bavullara sığdıranlar, ellerindeki o kağıtla Sirkeci garına yanaşacak Münih trenini bekliyordu. 

Sirkeci garı; kara tren, kara raylar, tahta bavullar ve yükler, vedalaşmalar ve elvedaların garı oldu. İşte gurbetçilerimizin hikâyesi de tam burada başlıyor. 

Amaçları çalışıp, para biriktirip ülkelerine geri dönmekti; fakat hesap çarşıya uymadı ve “Alman Markı” tatlı gelince geri gitmek değil, tüm sülaleyi “Alamanya’ya” getirmek oldu. Almanlar da buna hazırlıklı olmadıkları için, “entegrasyon polemiği” başladı yıllar sonra ve “geri dönüş bileti bizden” dercesine, bize hala ve hala “misafir” gözü ile bakan Almanlarla karşı karşıya kaldık.

 Her şeyi ünlü yazar Max Frisch’in şu sözleri anlatıyor: “Biz iş gücü istiyorduk, ama insanlar geldi.” 

ALMANCI dendiği zaman, akıllara direkt “görgüsüz, fötr şapkası, Mercedes’iyle hava atan, cepleri Alman Markıyla dolu ve gittikleri yılların kafasında kalmış, yani bir adım ileriye gidememiş bir insan modeli gelir.

 Zamanımızda bunların nesli tükenmiş olsa da, şu an “Ismail YK” gibi imajları vardır; yani fantastik giyim tarzları ile dikkat çeken, solaryum mağduru, dövmeli ve küpeli, uzun saçlı, bir metre yakınına kadar sesli sesli “Ah zooo, guten tag, şayzee, kom şinel, nayn nayn,hadi çüs” diye ve 3 metre uzaklaşınca da geldikleri köylerinin diliyle konuşan (bizim Almanya da bunu ediyok, yapiyok, gidiyok, geliyok tarzında), su yerine kola içen, en ufak olumsuzlukta cümleye “bizim Almanya’da…” diyerek kıyaslamada bulunan, gümrükte fazla yükleri ile dikkat çeken, içine Alman çikolatası, şampuan, krem ve benzer şeyler dolduran ve uzun lafın kısası;Türkiye’deki insanlar tarafından aynen böyle görülen ve açıkçası pek sevilmeyen insanlardır.

 Diğer taraftan yıllarca gurbet ellerde çalışıp, ülkelerine hatırı sayılır miktarda döviz kazandırdılar. Zamanında Alman çikolalatarı, Walkmanler, VHS videolar ve bir çok vatandaşımızın erişemediği, “Avrupa’nın nimetleriyle” ilk kez tanışma şansı yakaladınız küçümsediğiniz  o “Alamancılar” sayesinde. Hani “yiğidi öldür, hakkını yeme” demek gerek.

 Gittikleri yerde Türkiye’dekilerden daha saf ve temiz kalabilmişlerdir. Bu yüzden kolayca kandırılır, inandırılırlar. Türkiye’ye geldiklerinde akrabalar, esnaflar, satıcılar, kısacası bir çok kişi tarafından ”yolunacak tavuk” gözüyle bakılan, kendi vatanlarında türlü türlü kazıklar yiyen insanlardır “Almancılar.” Ne de olsa orada paralar gökten yağıyor. Almancılar paraları için çalışmıyorlar, oturdukları yerden kazanıyorlar o Mark ve Avroları…

 Bilmezler veya bilmek istemezler ilk neslin sabahtan akşama kadar zor şartlar altında çalıştığını ve çoğunun hala sağlık sorunlarıyla boğuştuğunu…Ama kimi ilgilendirir değil mi, yeter ki gelsin Mark ve Avrolar…

 Herkes onları eleştirirken, aslında iki ülke arasında kalmışlığın ne denli tuhaf bi duygu olduğunu asla bilemezler…

 Yıllar önce köyünden kalkıp (belki kendi vilayetlerinde merkezi bile görmeden), yurt dışına giden ve ekmek derdine düşen, ailesini zamanla yanına alıp, yabancı kültür, din ve felsefesi ile karşı karşıya kalıp, buram buram vatan hasreti çeken insanlardır bizim gurbetçilerimiz. Evet, belki cehaletin pençesi altında kalıp, kendilerini geliştirememişler (kırsal bölgeden gelip, eğitim görmemiş insandan ne bekleyebilirsin ki?); ama o zamanların şartları bazı imkânlara da elverişli olmamış; çünkü hiç bir insan “gönüllü olarak” yurdunun ve insanlarının topraklarını terk etmez…

 Almancıların zor şartlar altında kazanıp, köylerine yolladıkları paralarla kaç aile geçindi kim bilir…

 Senede bir kere, yazdan yaza vatanlarında hasret gidermek için o günleri iple çeken, çalışmaktan eli ayağı tutmayan nice nice Almancı gördüm ben. Hayatlarında hiç dışarıda akşam yemeği yemeyen Almancılar tanıdım. Çocuklarının ellerinden tutup, 50 yıllık gurbet hayatlarında ailece bir sinemayı içeriden göremeyen gurbetçiler gördüm. Kimliklerinden dolayı itilen kakılan, ırkçılar tarafından kundaklamalarda diri diri yakılan ve hala ezilen, aşağılanan nice nice “Almancı” gördüm ben…;sırf ben değil, hepimiz…

 Çocuklarınla ilgilenMEYİP değil, ilgileNEMEYİP, kendilerini işe güce veren, ihmalkâr ve zaman zaman bunun acısını çeken anne babalar gördüm ben; benim de annem dahil olmak üzere…Deri fabrikasında çalışır, hafta sonuda yedek işe giderdi. Eskiden üzülürdüm bizi hep yalnız bırakır diye, ama seneler sonra anladım ki, hiçte kolay değilmiş 5 çocuğa yalnız büyütmek, bazıları bir çocuğa bakamazken…

 Kazandıkları “Mark ve Avro”lara değdi mi bilmiyorum, ama bir eli yağda bir eli bal da olduğunu sanıyorsanız Avrupa’nın ortasında yaşayan gurbetçilerin hayatlarını yanlış anlamışsınız, belkide yanlış anlatmışlar…

 İki kültür arasında ne kadar doğru güzergâhlar çizilebilirdi ki? 

 Akşama kadar ekmek derdine düşüp, akşamları evlatlarının derdine deva olmaya çalışan bir aile ferdi, vakit buldukça Almanca sözlüğünü alıp, bir kaç kelime öğrenme derdine düşerken, devletin koyduğu daha nice formaliteler peşinde mekik dokuyup, sabahın 4lerinde, 5lerinde tekrar ekmek kapısı dediği ve zor şartlar altında çalıştığı mekâna gidip, derdine kafa ve beden yoran aile babasının/annesinin ne kadar kapasitesi olabilirdi ki? “Kimselere muhtaç etmeyeyim, ama çalıp çırpmadan ailemi geçindireyim, Mevla bu imkanı sunmuş..bende hakkını vereyim” demekten başka şey düşünme imkânı olabilir miydi acaba?

 Ilk nesil Türkiye’ye birkaç yıl sonra dönecekti. Onlar vasıfsız işçi olarak, ezilen, hor görülen, anlaşılmayan, susturulan ve sürekli tepeden inme uyum yasalarının arasına sıkıştırıldı. Sonra ki nesilde, ana babalarının tercümanlığını ve danışmanlığını yaparak, farklı sorunlarla karşılaşıp, iki kültür arasında sıkıştılar. Fakat 3. ve 4. nesil farklı başarılara imza atmaya başladı. Film, sinema, ticaret, politik ve sosyal alanlarda kendilerini kanıtladılar. Diğer bir kesimse, kendini Alman toplumundan dışlanmış hissedip, kendi kültürünün gettosuna sığındı diyebiliriz. Şu an ki nesil ise kendi dil, kültür ve kimliklerini unutmak üzereler.

 Eğer çocuklarınız hala ve hala kimlik ve farklı sorunlar yaşıyor ise, o zaman aynanın karşısına geçin ve kendinizle yüzleşin; çünkü bir çocuk daima anne ve babanın bıraktığı izleri taşır. Çocukları gereksiz örf ve adetler içinde boğmak yerine, hoşgörülü insan olmayı öğretin, sevgi aşılayın. Çocukluğunda yeterince sevgi görmüş biri, hayata daha sağlıklı bakar ve hayatın tüm rüzgâr ve kasırgalarına karşı dimdik ayakta durmayı başarır. Sevgi daima öz güven uyandırır ve gurbetçi çocuklarımız bunların eksikliğini fazlasıyla yaşadı. Ilk nesilde ki sorunlar hala şu an ki nesillere kadar sızdıysa, o zaman bir yerde yanlış yaptınız demektir!

Anlayacağınız nesilden nesile “Gurbetçi Bavulu” teslim edilirken, bir önemli detay unutuldu: Çocuklara “SEVGI ve ŞEFKAT” dolu bir elin uzatılması!

 Sadece anne ve babalar sorumlu tutulamaz tabi ki. Aynı zamanda Cumhuriyetimizin başarısızlığının çırılçıplak bir sonucudur bu! Mesela Köy Enstitüleri kapatılmasaydı ve sadece o günlerde değil, bugünlerde de eğitim sorunu yaşanmasaydı, ülke ve toplum olarak çok daha farklı yerlerde olabilirdik ve talep edilen vatandaşlarımızı göndermek zorunda da kalmazdık, kim bilir…

 Ama düşünmek istemeyiz, inkâr ederiz, madalyanın paslı tarafını görmezlikten geliriz ve ciğerlerimize kadar biliriz ki; para kazansınlar da bize göndersinler diye gönderdiğimizi onları!

 Olanlar oldu ve artık keşkeler için çok geç. Bu saatten sonra yapabileceğiniz tek şey; ön yargılarınızı artık bir kenara bırakmanız. 

 Bir gurbetçi çocuğundan tüm gurbetçilerimize ithaf edilmiştir bu yazı. Özellikle bizim için saçlarını süpürge eden ve 5 çocuğu yalnız büyüten ANNEM’e…

Arzu Şen – www.arzusen.com