Çocukluğumdan beri çevremde ‘okumuş’ kimselere yönelik iki farklı yaklaşım var ola gelmiştir: Birinci yaklaşım, Recep İvedik örneğinde olduğu gibi okumuş insanlarla dalga geçmek ve aşağılamak üzerine kuruludur.

İkinci yaklaşım ise, birinci kadar uç olmakla birlikte, mahiyet itibariyle birinci yaklaşımdan oldukça farklıdır. Şöyle ki, bu yaklaşıma sahip olanlar, okumuş insanları sürekli metheder, hatta okumuş kimse o kişinin yakınıysa, bunu başka insanlara karşı üstünlük aracı olarak görür.

Her iki yaklaşımın da sıkıntılı olduğunu düşünmekle beraber, yazının kapsamı nedeniyle aşağıda yalnız ikinci yaklaşım üzerinde duracağım. Bunun için öncelikle eğitime ilişkin bir yanılgıya değineceğim.

Bilindiği üzere ilk okul, orta okul ya da üniversitede başarı gösteren öğrenciler, toplum tarafından akıllı ya da zeki olarak nitelendirilir. Oysa ben, eğitim hayatında gösterilen başarıya endeksli olarak öğrenciyi akıllı görmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü sadece son yüzyılda dünyada yaşanılanlara baktığımda, akıllı olarak görülen bazı insanların dünyanın başına birçok kötülük getirdiğini görüyorum. Nitekim Aliya İzzetbegoviç’in ifadesiyle, “bizatihi eğitim insanları terbiye etmez ve onları iyi insan kılmaz. Aksine, eğitim insanı, eğitim gördüğü alanda kabiliyet kazanmasına sebep olur.” Örneğin, sömürgeciliğin resmi olarak yapıldığı yıllarda, sömürgecilik yapan ülkeler, sömürdükleri ülkelerle kıyaslandığında daha fazla eğitim gücü ve zenginliğe sahiplerdi. Ya da atom bombası gibi bir kitle imha gücü dağdaki çoban tarafından değil, en prestijli üniversitelerden mezun olanlar tarafından üretilmiş olması manidardır.

Buradan şu soruya gelmek istiyorum: Herkesin imrendiği okumuş kişiler nasıl bu duruma gelebiliyorlar?

Yukarıda belirttiğim gibi, bugün eğitim hayatında başarılı olmak, kişinin akıllı olarak görülmesine ve toplum tarafından övülmesi için yeterli bir sebeptir. Eğitim hayatında başarı sağlamak için, keskin bir zekaya sahip olmak, çalışkan ve disiplinli olmanın yeterli olduğunu kendi tecrübeme dayanarak söyleyebilirim. Fakat bu listede olmazsa olmaz bir özellik maalesef yer almamakta. O da insanın eylemlerini denetleyen, iyiliğe sevk edip kötülükten sakındıran bir özellik olan kalptir.

İbrahim Kalın’ın işaret ettiği gibi, bizim düşünce geleneğimize göre bizatihi akla sahip olmak, kişiyi yanlışa yönelmekten alıkoymaz. Çünkü akıl, nefsin arzuları tarafından gölgelenmek suretiyle ayırt etme yeteneğini kaybedebilir ve kendini kandırabilir. Üstelik Kur’an’ın ifadesiyle, kişi nefsinin arzularını kendine ilah edinmek suretiyle kendi kendine tapabilir. Bu yönüyle kişi, sadece yaratıldıkları amaca hizmet eden hayvanlardan da daha aşağı seviyeye düşebilir (Furkan, 43-44).

Bir başka ayetten anladığımıza göre, kişinin beş duyu organına sahip olması, onu hakikate yönlendirmesi için yeterli değildir. Aksine, akıl ve kalp birlikte çalıştığı zaman hakikate ulaşabiliriz (A’raf, 179).

Öyleyse, kişinin hesap-kitap yapabilme konusunda üstün becerisi ya da bürokrasi veya bir şirkette üst düzey yönetici olması, o kişiyi ne akıllı olmasını ne de imrenilecek konumda olmasını sağlar.

Eğer birilerine imrenmek istiyorsak, o kişinin aklını ve kalbini hangi düzeyde birlikte kullandığına bakmamız gerekir.                   Talha Yıldız                                                           —◄◄