Amerikan’ın 16. Başkanı Abraham Lincoln, düşmanları hakkında çok yumuşak dil kullanırdı. Bazıları onun bu üslubunu hoş görmezler, “Düşmanlarınızı yok etmek dururken onları böyle okşamanızı anlayamıyoruz” derlerdi. Lincoln, onlara şu cevabı verirdi: “Sayın efendiler! Düşmanlarımı kendime dost etmekle onları zaten yok etmiş olmuyor muyum?”

Düşmanlıkları dostluğa çevirmenin en güzel yol ve metodu da bu olsa gerek. Peşinden gelen ABD başkanları da dünyayı kan gölüne, cehenneme çevirmek için yarıştılar.

Hz.  Peygamber Efendimiz de,  “Birbirinize  sırt çevirmeyin.  Birbirinizle  çekişmeyin. Kardeş olun ey  Allah’ın kulları!”  ve  “Sizden biriniz kendi  nefsi  için  istediğini din  kardeşi için  istemedikçe  gerçek  mü’min  olamaz.” buyurarak, önümüze sevgiden, kardeşlikten, dostluktan geçen bir yol çizmiş, biz ise O’nun aksine kini, nefreti, düşmanlığı seçmişiz… Bela ve musibeti sanki hak etmişiz, istemişiz.

Uzun bir aradan sonra beraber olmanın huzuru ile hepinizi selamlıyorum. İki yılın acısını çıkarırcasına anavatana, memleketimize, Türkiye’ye akın ettik. Ne test olma ne aşı mecburiyeti ne virüsün yeni varyantları ne de karantina yolumuza engel koyamadı. İki milyona yakın Avrupalı Türk yollara düştü. Kimi 30 saate kadar beklemek zorunda kalarak memlekete ulaştılar. Vatanın toprağı, suyu, havası bir bambaşka. Ne o zorlu yolculuk ne memlekette yaşanan olumsuzluklar ne de seni “Alamancı” gibi gören bakışlar oraya gitmekten alıkoymuyor, soğutmuyor. Her seferinde yeniden bileyleniyor insan ve daha dönüş yolunda gelecek senenin izin planını yapıyor. Araştırmalara konu olacak bir hadise olsa gerek. Nedir bu sevgi, nedir bu ilişkinin kaynağı?

Çalışmayan ama ona rağmen hâli vakti yerindeymiş gibi yaşayan insanların varlığı sizi şaşırtsa da, 34 milyon insanın en az 5 adet kredi kartı kullandığı gerçeğini bildiğiniz için fazla da takmıyorsunuz. Pek çok insanın birbiriyle küs olduğunu, birbirlerinin ardından konuştuklarına şahitlik ediyorsun, üzülüyorsun ama yine de vazgeçemiyorsun. Siyasetin kirlenmiş dili kardeşler arasına mesafe açmış, dürüstlük dağa kaçmış, ahlâk, maneviyat izine çıkmış, sevgi, saygı gönüllerden bıkmış, menfaat, çıkar ilişkisi zihinleri kuşatmış olsa da, o memlekette sizi bağlayan, sizi oraya çeken çok önemli, kopmayan bir bağ var.

Tatil ve dinlenmek yerine yorulup gelen insanlarımızın hikâyelerini dinledik…

Dosya konumuzu “Bir Memleket Hikâyesi” olarak belirledik ve izin dönüşü yaşadıklarını dinlediğimiz dostların yazdıklarıyla dosyamızı zenginleştirdik. Sizin de bu manada söyleyecekleriniz olursa bekleriz efendim…

Türkiye’de gurbetçileri hedef tahtasına oturtan haberler son dönemde artarken, bir sitenin attığı “Gurbetçi hava atmayı sever, inşallah kiralık değildir hacılar” manşeti büyük tepki çekti. Türkiye’de bazı medya kuruluşlarında gurbetçilere yönelik çirkin iftiralar tepki çekmeye devam ediyor. “Ensonhaber” sitesinin iki araba üstüne kullandığı “Gurbetçi hava atmayı sever, inşallah kiralık değildir hacılar” manşeti tam bir utanç vesikası ve rezaletti. Sizler o insanların iç dünyasını, ruh hâlini, çalışma temposunu bilseniz onlara ancak saygı duyardınız. Ama siz kim, insanlık kim…

Biz gurbeti, gurbetin içinde yaşayarak 60 yılı tükettik. O yüzden adımızı hâlâ “gurbetçi” olarak çağıranlara diyoruz ki, “biz yerleşik bir toplum olduk, ne gurbetçiyiz ne de göçmen; bizler Avrupalı Türkleriz…”

Neden ortak bir dili  konuşamıyoruz?

“Partisi, görüşü, tarafı, yaşam tarzı, ırkı, mezhebi, meşrebi, rengi ne olursa olsun; biz birlikte Türkiye’yiz!” lafı bir slogan olmaktan çıkmalı ve hayatımızın her alanına yansımalıdır.

Böyle büyük afetler yaşadığımız bir zamanda birbirimiz için dua edeceğimiz yerde birbirimize beddua ediyor, lanetler yağdırıyoruz. Allah da dualarımız yerine beddualarımızı kabul ediyor ki üzerimizden bela, musibet, afetler eksik olmuyor… Şu günlerde bari yüreğimizin, vicdan, merhamet iyi niyet kapılarını açalım, kinden, nefretten, düşmanlıktan kaçalım.

Ayrıştırıcı dilin açtığı yaralar tamir edilemiyor…

Toplumun felaket anında bir bütün olarak hareket etmesi gerekirken, “kim hangi hatayı yapacak, kim nasıl bir yanlış söz söyleyecek” onun derdine düşmüşüz… O yüzden de şimdi bu yangınlarla, sellerle, depremlerle âdeta birliğimiz yanıyor, beraberliğimiz seller arasında sürükleniyor, bütünlüğümüz sarsılıyor…

Kovid-19 gibi küresel bir salgın bile aklımızı başımıza getirmedi. En ağır şekilde hastalığı atlattık, en yakınımızı ebediyete yolcu ettik, yine ibret alıp, usanmadık. Kardeşimiz küs, bacımız dargın. Aynı dava uğruna mücadele ettiğimiz arkadaşımız siyasi görüşü yüzünden düşman. Birbirimizi yemek, bitirmek için her yolu deniyoruz.

Sel felaketi ile sarsıldık, depremlerle yerle bir olduk, yangınlarla kora döndük ama hâlâ akıllanmadık. Her afet sonrası, her musibet, belanın ardından bir suçlu aranıyor.

Öyle bilgi kirliliği yaşanıyor ki, çözüme odaklanacağımız yerde sorunun bile ne olduğunu anlayamadan aldığımız yaralar, yediğimiz yumruklar yanımıza kâr kalıyor.

Ne acımızı yaşayabiliyor ne elimizdekini paylaşabiliyor ne de oturup konuşabiliyoruz.

Afeti uzaktan seyrediyor, “kim ne demiş ne diyecek?” onu dinliyor vurgun yemiş gibi oluyoruz. Bir gözyaşımız bir de duamız var. Şükür onlara engel olamıyorlar.

Bazen deprem enkazı altında kalmış duyulmayan bir feryat oluyorum, bazen sel sularının önünde oradan oraya savrulan bir tahta parçası oluyorum, bazen de yangınlar içinde kavrulan bir can oluyorum…. Suçlu aramaktan, iftara atmaktan, yalana sarılmaktan, yanı başımızdakini düşman etmekten, ötekileştirmekten, mazeret üretmekten önümüzü göremiyoruz. Bir yerde bir sorun, sıkıntı varsa, bir musibet, afet yaşanıyorsa orada bulunan herkes suçludur, hepimiz o suça ortağız.

Müslümanlar olarak, “Bir yanlış görürsen elinle düzeltmeye çalış, buna gücün yetmezse, dilinle düzelt, ona da gücün yetmezse kalbinle buğz et” nebevi buyruğuna karşı nasıl bir tavır sergiliyoruz.

Ülkemde orman yangınlarından önce nice yangınlar oldu, hepsini görmezden geldik. Nice sel felaketi yaşandı, duymazdan geldik. Ne depremler oldu sessiz kaldık.

Bunlar doğal afet değil, kulların birbirine karşı yaptığı felaketlerdi, zulümlerdi, haksızlık ve adaletsizliklerdi.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdular: “Şayet insanlar zalime tanıklık ederler de elinden tutmazlarsa/zalimi zulmünden alıkoymazlarsa Allah’ın onları genel bir azaba uğratması kaçınılmazdır.”

İçinde bulunduğumuz sıkıntıların, yaşadığımız felaketlerin, başımızdan eksik olmayan bela ve afetlerin tek sebebi işte bu zulme seyirci kalmamızdır yani biziz bizleriz; ya da “benim” tek müsebbibi. Allah’ın koyduğu kuralları rafa kaldırıp, O’nu gücendiren -gayretullaha dokunan- yasaları yürürlüğe koyarsanız bela ve musibetlerle sınanırız. Allah’ın yasakladıklarını “bir dünya gerçeği” diye halka zorla kabul ettirmeye, dayatmaya kalkarsanız, bir kıvılcım ile cayır cayır yanarız. Adaleti askıya alır, liyakati ortadan kaldırır, hakkı öteler, ahlâkı sonlandırırsanız, bir enkaz altında cansız kalırız. Menfaat uğruna değerleri yok sayarsanız, Allah, ahiret inancından insanlığı koparırsanız, kibir dağlarında dolaşırsanız, nefret diliyle konuşursanız, israfı itibar sanırsanız bir selin önünde çer-çöp oluruz.

Ya Rabbi bizlere zalime karşı hak sözü söyleyecek bir şuur, yöneticilere de hak söze icabet edecek basiret ve izan ver… (Amin!)

Aşı dayatması…

Virüsün bir laboratuvar ortamında oluştuğu ve her an kimlik değiştirdiği bilimsel bir gerçek olarak karşımızda dururken, çok kısa bir sürede Birleşmiş Milletlerin 5 daimi üyesi olan ülkelerin piyasaya sürdüğü aşıların koruyucu etkisinin olmadığı aşikâr. Buna rağmen ülkelerin, kasalarına girecek paraların hesabı yaparak, vatandaşlarına aşı olmalarını dayatmak bir insanlık suçu, hak ihlali ve zulümdür.

Öyle insanlar(!) tarafından öyle seviyesiz açıklamalar yapılıyor ki, küresel/şer güçlerin paralı askerleri sanki. “Aşı olmayanlar hayvandır”, “aşı karşıtı olanlar haindir” gibi ipe sapa gelmez hezeyanlar yüzünden aşı olacak insanlar bile aşı olmaktan kaçıyor hatta aşı karşıtı oluyorlar. Domuz gribi için üretilen aşı nedeniyle 60 civarında insan hayatını kaybetmişti, anında aşıları imha ettiler. Kovid-19’a karşı üretilen ve daha ilk dozlarında bile on binlerce ölümcül vakaya rastlanmasına rağmen ısrarla aşılanmanın doğruluğunu savundular.

“Birinci, ikinci, üçüncü doz/faz” derken şimdilerde dördüncü ve hatta daha da ilerisi her 6 ayda, yılda bir aşılanma gerektiği üzerinde konuşuyorlar, şu çok bilmiş toplum mühendisleri; dünyaya yeniden şekil vermek isteyen bilumum insan müsveddeleri ve onların kuklası, oyuncağı hâlinde hareket eden ülke yöneticileri… Aşı olmaya ikna olmuş kişilerin aşı olma hakları olduğu gibi, ikna olmayanların da aşı olmama gibi bir tercihi ve bu gizlenen gerçekleri, perde arkasında oynanan oyunları da söyleme irade, hürriyeti ve hakları olmalıdır.

Hollanda’da sağduyunun sesi kesildi…

Cesur idi, yürekli idi, en önemlisi insandı… Vicdanlı, merhametli, haksızlığa başkaldıran koca bir yüreği vardı. Onu bazen, aşağılanan, hor görülen, hakları gasbedilen göçmenlerin haklarını savunurken gördük… Bazen onu, İslam düşmanlarının karşısında bulduk.. Bazen peygamberimize hakaret edenleri “çifte standart” yapmakla suçlarken tanıdık… Bazen kriminel olaylarda en ağır cezayı hak ettiği hâlde hafif cezalarla bırakılanların peşine düştü. Bazen insanları zehirleyen uyuşturucu şebekeleriyle savaştı… Hep hukukun üstünlüğünü savundu. Adaletin olmazsa olmaz olduğu gerçeğini haykırdı. Mazlumun yanında, zulmedenin hep karşısında oldu… Canı pahasına hakkı söylemekten geri durmadı.
Evet, doğru tahmin ettiniz, Peter R. De Vries verdiği yaşam mücadelesini kaybetti.
RTL Boulevaard program çıkışı silahlı saldırıya uğrayan Peter, bir hafta kaldığı yoğun bakım ünitesinde hayata veda etti.
Ona dokunan kirli eller toplumun her kesimi tarafından lanetlendi, Peter sevgiyle, güzel dilek ve dualarla uğurlandı.
Tarihin her döneminde bu tür cesur yürekli, mert, hakkaniyet sahibi insanların varlığına şahitlik edildi. Onların isimleri gönüllere kazınılırken, sevgi ve minnetle anılırken, o gibi isimlerin karşısında duran adalet, hak, yoksunu olanlar da hem tarihten silindiler hem de beddualarla anıldılar.
Zulme engel olmak lazım, zalime karşı durmak lazım… Gök kubbede hoş bir seda bırakmak için insan olmak lazım. Acımızı, sevincimizi ortaklaşa yaşayacağımız ortamlar oluşturmak için her türlü kini, nefreti, düşmanlığı, fitne ve nifakı yüreklerimizden atmak, o gibi duygulara kapıları kapatmak lazım.
Bu güzel insanı sevgi ve saygıyla anıyor, sevenlerine başsağlığı diliyorum…

Zeynel Abidin ◄◄              …