‘Yaban Arısı’ Romanı Okuyucuyla Buluştu

Hollanda Kitap Kulübü Başkanı, şair, yazar ve Eğitimci Durdu İsmail Coşkun’un kaleme aldığı, son Haçlı seferinden sonra esir düşen ve Almanya’ya götürülen Mehmet Sadık Selim’in gerçek hikâyesini konu alan ‘Yaban Arısı’ romanı okuyucularıyla buluştu.

Kitabın tanıtımı için Rotterdam Klimroos Semt Evi’nde düzenlenen programa T.C. Rotterdam Başkonsolosu Sevgi Kısacık, Yazar-pedagog Muzaffer Yanık, Yazar Murat Tuncel, Hollanda Kayserililer Vakfı Başkanı Hatice Bayar, Hollanda Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Kenan Özyiğit, Eğitimciler, Hollanda Kitap Kulübü üyeleri, İş adamları, politikacılar ve kitapseverler katıldı.

Eğitimci Semra Karakurt tarafından sunulan programda, Muzaffer Yanık, Murat Tuncel, Hatice Yılmaz, Fatma Uluışık Yaylalı ile Ülkü Doğmuş, ‘Yaban Arısı’ hakkında görüş ve düşüncelerini paylaşırken, Yazar Durdu İsmail Coşkun’un kitapta ustaca kullandığı deyimler, kelimeler ve atasözleri hakkında kendisini tebrik ettiler.

Programda ilk söz Yazar-pedagog Muzaffer Yanık’a verildi. Yanık o engin bilgi, birikim ve anlatımıyla kitabı âdeta orada bulunanlara özet olarak okuttu. “İyi bir anlatıcı kulakları göze çevirebilendir’ sözünün de orada tecrübesini yaparak katılımcıların kulaklarını göze çevirdi ve konuşmasında şunları dile getirdi:

“YABAN ARISI” Romanına dair…

“Gerçek yaşam hikâyelerden esinlenir” derler. Yaşam hikâyelerden esinlenir ama hikâyeler gerçek yaşamın sınırlarını parçalar insana dair olanla yoluna devam eder. İnsanın en derinine iner ve insana dair olup da onun yaşamında olamayacak büyüklükteki korkularını, acılarını ve arzularını hazmedilir bir yapıda insana sunar. Yedi başlı dev, dağları delen sevdalar, sevdasından çektiği ahın alevlere dönüşmesi sonucu yanan Keremler güzel örneklerdir. İnsan hikâyeler yoluyla kendi bilinçaltıyla hazmedilir bir şekilde yüzleşir. Aristo, ‘hikâyeler korkutur, acıtır, acıma hissi verir ve sonrasında arındırır’ der.

Nietzsche de bu anlamda hikâyelerin irrasyonel bir gerçeği ifade ederken hayatın aşırı rasyönel yaklaşımına karşı bir denge unsuru oluşturduğunu söyler.

Her hikâye okuyucuyu yer yer kendisin de içinde bulunduğu bir yolculuğa çıkarır. Kah kendimizi kah birbirimizi buluruz hikâyelerde. Bana göre insan yalnızca kendi hikâyesinin kahramanı değildir bunun yanında her okuyucu okuduğu hikâyenin de kahramanıdır. Hikâyeler vardır alır sizi sarmalına ve hikâyenin kahramanıyla beraber aynı korkuda aynı heyecanda aynı haykırış ve aynı sinişte birlikte olursunuz, özdeşleşirsiniz kahramanla. Hikâye zaten bu şekliyle, Roland Barthes dediği gibi, okuyucunun aktif katılımıyla anlam kazanır. Nietzsche bu anlamda hikâyelerin kimlik gelişimdeki rolünden bahseder.

Hangi türden olursa olsun ve hangi yapıda aktarılırsa aktarılsın her bir hikâye dünyaya ve yaşama açılan ayrı bir penceredir. Biz okuyucular her bir pencereden zamana, mekâna, duygusal ve entelektüel gelişimimiz ve kültürel referansımıza bağlı olarak yaşamın başka bir çehresini seyrederiz.

İnsanlar vardır hikâyeler derler, ulusal veya uluslararası boyutta. İnsanlar vardır hayallerinin sınırlarına ulaşılması güçtür.  Zengin hayal dünyalarının yanı sıra gözlem kabiliyeti oldukça gelişmiş ve bir gözlemden bin yorum çıkarabilecek derecede zengin fanteziye sahiptirler. Bir de bu bahsettiğim her iki özelliğin de aynı bünyede toplandığı insanlar vardır. İşte o insanlardan birisi de  Yaban Arısı romanının yazarı sevgili İsmail Coşkun’dur. Kendisiyle kısa süredir tanışıyoruz. Bir iki defa bir buçuk saatlik buluşmalarımız neredeyse dörder saat sürmüştü.  En çok dikkatimi çeken, muhabbette hikâyeler anlatması ve muhabbetindeki hikâyemsi anlatım tarzı olmuştur. Bir Arap hikâye anlatıcısı (meddah) der ki ‘iyi bir anlatıcı kulakları göze çevirebilendir’. Bu aynı zamanda hem didaktik hem de pedagojik değeri olan bir söylemdir. Bu konuda sevgili İsmail oldukça başarılıdır bana göre.

Yaban Arısı Roman’ı rüya ile başlayan bir maceradır. Yazarı tarihin girdabına çeker, anıların örümcekli mahzeninde izi kaybolmaya yüz tutmuş tarihî bir olayın peşinden sürükler. Yazarı geçmişin silik patikalarında yürütür, karanlık köşelerinde arayışa zorlar ve derin sularında uzun bir süre boğuştuktan sonra  Yaban Arısı romanıyla gün yüzüne çıkar ve onu bizlere sunar. Yaban Arısı romanını okuduğunuzda çılgınca ve oldukça uzun soluklu bir araştırma sonucu kaleme alındığını hemen göreceksiniz. Romanda tarihî olaylar, aktörler, coğrafi bilgiler, kişi tanımlamaları ve bu kadar karmaşanın oldukça tatlı bir anlatımla sunumu vardır.

Ben iyi bir okuyucu değilim. Özellikle romanı zor okurum eğer beni hemen sarmalına almazsa. Yaban Arısı romanı elime geçtiğinde, kitabın ön ve arka kapağına baktım, önsözüne bir göz attım derken kendimi 59. sayfada buldum. Çok yoğun olmama rağmen kitabı çok çabuk, (bir haftada), bitirdim çünkü Yaban Arısı Romanı:

  • Şiirsel bir dille yazılmıştır. Akıcı ve çok güzel bir anlatım örneği sergilenmiştir;
  • Her bölüm okuyucuya sıcak bir tebessümle ‘hoş geldiniz’ dercesine, onun için tanıdık imgelerle, teşbih yapılarak, süslü şiirsel bir girişle başlamış. Okuyucuyu o bölümle alakalı motife etme babında didaktik olarak çok doğru bir yol izlenmiştir;
  • Oldukça zengin bir dil kullanımı vardır. Ben kendi adıma kitapta 43 tane anlamını araştırmak zorunda olduğum yeni sözcük öğrendim.
  • Gerek yöresel, gerek ulusal düzeye kullanılan deyimler, atasözleri ile anlatım derinleştirilmiş ve aynı zamanda daha da anlaşılır hâle getirilmiştir;
  • Anlatımda detaya ve portremsi tasvirlere özen gösterilmiştir. Bir pazar portresi çizilmiş ki kendim bizzat pazarda olsam bu kadar güzel gözlem yapıp anlatamazdım. Kahramanın çocukluğu anlatılırken bir değirmen tasviri yapılmış ki kendimi çocukluğumun değirmenlerinde buldum. Muhabbetlerin, kişilerin ve coğrafi yapıların tasviri de aynı lezzette yapılmıştır.
  • Romanda kahramanın yaşamı anlatılırken ‘gelişmiş insan’ kavramı çerçevesinde kölelik veya göçmenlik gibi kavramların eridiğini görüyoruz.
  • Romanda umut kapıları hep açık tutulmuştur. Heyecan ve merak uyandırıyor okuyucuda.
  • Anadolu’nun bir köyünde başlayan hikâye Almanya’da oldukça tanınmış, Goethe gibi ünlü filozof ve entelektüellerin çıktığı burjuvazi bir aileye kadar uzanır. Yaban Arısı Roman’ı, yazarın misyonu ve davası kapsamında da önemli bir çalışmadır diye düşünmekteyim. Bakınız, ‘bir dava adamı’ edasıyla ne diyor sevgili İsmail Coşkun ‘Yiğidin Sevdası’ isimli şiirinde:

“Tanrı’nın kırbacıyla, Roma’ya yapsam sefer,

Dağlar karargahımız, ağaçlar olur nefer.      

Ötügen’den ilk  çığlık; “Kızıl Elma”dır  zafer.

Kartal sinek avlamaz, yüksek olur yuvası,

Büyük olur yiğidin, sevdasıyla davası…”

Kitabı okurken Yaban Arısı romanının İsmail Hoca’nın ilk romanı olduğuna inanasım gelmedi. Çünkü usta bir kalemin satırlarda ve sayfalarda dolaştığı okuyucunun gözünden kaçmıyor.

İsmail Coşkun Hoca’yı tebrik ediyorum ve kitabın yeni kitapların yazımına teşvik teşkil edecek düzeyde ilgi görüp okunmasını temenni ediyorum.”

Sevgi Kısacık: “Kitap okuyan aileler; kitap okuyan gençler, kitap okuyan çocuklar yetiştirebiliyorlar”

 

Programda söz alan Rotterdam Başkonsolosu Sevgi Kısacık, “Öncelikle böylesi güzel çalışma için İsmail beyi tebrik ediyorum. Her ne kadar kitabı okuma imkânım henüz olmadıysa da, şuana kadar duyduklarım gerçekten çok heyecan yarattı bende. Tarihî romanı gerçekten çok severim, ilgi alanım aynı zamanda. Kısaca söylemem gerekirse, kitap okuma alışkanlığı o kadar önemli bir alışkanlık ki, özellikle yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız için onların çocukları geleceğimiz gençlerimiz için. Dolayısıyla kitap okuyan aileler; kitap okuyan gençler, kitap okuyan çocuklar yetiştirebiliyorlar. Öte yandan Türkçeye katkı anlamında, Kitap Kulübünüzü de tebrik ediyorum.” şeklinde konuştu.

İsmail Coşkun: “Ben kitabımı çok isteyerek, çok özenerek yazdım”

Hollanda’nın Karacaoğlan’ı olarak da adlandırılan Yazar Coşkun, romanın vücut bulmasıyla alakalı ise şunları söyledi:

“Cengizhan’ın bir sözü var, der ki; Orduda manganızı gerekiyorsa akrabalarınızdan kurun. Akraba olmuyorsa yakın dostlarınızdan kurun. Neden? En zor anlarınızda onlar canla başla sizi kurtarmak için uğraşırlar. Benim şansım şuradan kaynaklıydı. Kelam vardı, keman vardı, saz vardı, söz vardı, siz vardınız, biz vardık, herkese teşekkür ediyorum. Sizler beni onurlandırdınız, gururlandırdınız, şeref verdiniz. Burada bulunmanız benim zenginliğimdi.

Bu kadar güzel sözlerden sonra umarım benim söyleyeceklerim dut üzerine nar ekşisi tadı vermez. Kitabımızı tanıtırken, belki de hak etmediğimiz kadarıyla övüldük. Köyümüzde Çete adında biri vardı, bu övgülerden sonra o geldi aklıma. Topal, kısa boylu, rüzgâr esse önüne katar sürükler, öyle biri. Yani bir çadırcı bulsa kazık diye çakmaz.  Bu adam bir kumar meselesinde birisini bıçaklamış. Nasıl bir isim saldıysa etrafa iki cemse asker bunu yakalamak için evine geliyor. Bu da saklandığı samanlıktan çıkıyor. Askerin başındaki başçavuş Çete’yi görünce şaşkınlığını gizleyemiyor “Yahu anlatılan Çete bu muydu, ben de dev gibi birini bekliyordum?” diyor. Şimdi epeydir “İsmail, İsmail” dediler, içinizden mutlaka beni görünce başçavuşun verdiği tepkiye benzer bir şaşkınlıkla “İsmail dedikleri bu muydu?” demişsinizdir.

Orta Çağ Avrupa’sına uzanan bu tarihî roman, dışarıdan içeriye uygulanan baskı ve zorbalığın, toprakları elde etme hırsının, kendinden olmayanı köle bilen milletlerin zihniyetini yansıtırken savruk bir yaşam mücadelesine değinmektedir. Zaman olarak Selçuklu dönemi yani 1277 yılında Halep-Antep arasında esir edilen doktor, mimar ve subay Mehmet Sadık Selim, Almanya’nın Barackenheim kasabasına getirilir. Burada 1305 yılında Hıristiyan edilerek iki evlilik yapan Selim’in 13 çocuğu olur ve 1328 yılında Almanya’da hayata veda eder. Soltanlar, Almanya’nın en zengin, en nüfuzlu, soylu insanlarını oluşturuyor. Almanya’da günümüzde yaşayan Soltan soy isimli ailelerin onun soyundan geldiği bilinmektedir. Romanda, Protestanlığın kurucusu Martin Luther ve Alman edebiyatının ünlü düşünürü Goethe’nin kökünün de Mehmet Sadık Selim’e dayandığı iddiasıdır ki, bu iddia, romanı daha da gizemli ve merak uyandırıcı hâle getiriyor. Gerçek bir hikâyeden yola çıkarak kaleme aldığım ‘Yaban Arısı’, tarihî roman severler için tavsiye niteliğindedir.

Şiirlerinizin romana etkisi oldu mu?

Küçük yaşlardan beri ağıt âleminin içindeyim. Avşar’ım.  Her aile en az hikâyesiyle birlikte 4-5 ağıt bilirdi. Maniler söylerlerdi. Çocuk yaşlarda o kültürle yetiştim, o topraklarda bunlarla beslendim. 12 yaşlarında şiir yazmaya başladım ve o yaştan itibaren de şiir atından hiç inmedim. O at ile romanıma sürekli malzeme taşıdım. Bir başka ifadeyle şiirlerimde kapalı, kısıtlı tuttuklarımı romanımda açtım.

Gelelim Yaban Arısı’na…

Kitap yazılırken ona en uygun başlık ya başında ya ortasında ya da sonunda konulur. Benimki hiç de öyle olmadı. Bana Yaban Arısı kitabı rüyamda söylendi ve ben onun peşine 10 yıldır koşuyorum.

Bundan 10 yıl önceydi. Mayıs ayının bir Çarşamba günü. Perşembe günü Türkiye’ye gideceğim. O gece rüyamda bana “Yaban Arısı isimli bir kitap yazacaksın” denildi. Korku, şaşkınlık ve heyecanla uyandım. Hiç aklımda böyle bir şey yok. ben ne yazacağım diye düşünürken, yeniden aynı rüyayı görmek için uymaya çalışıyorum. Uyku tutmuyor. Uyudum, uyandım sonunda rüyayı şuna yordum: “Sizler buraya işçi arısı olarak geldiniz, şimdi yaban arısı olarak isimlendiriliyorsunuz” Bu sonuca varmam rüyada bana telkin edilen bir şey miydi, yoksa o ruh hâliyle ben mi bu kanaate vardım, bilemiyorum ama ben alacağımı almıştım. Kitabın konusunu nereye oturtacağımı anlamıştım. Yaban arısını araştırıyorum. Ciddi bir belgesel kanalında şunu gördüm. Bal kovanına yaban arıları saldırıyor, oradan ganimet elde etmek, beslenmek için. Kovanın dışına 4-5 tane yaban arısı durmuş, içeriden çıkan işçi arılarını tam belinden kavrayıp, makasla kesmiş gibi ikiye ayırıp öldürüyorlar. Bu durumu belgeseldeki sunucu “Birkaç saat içerisinde 4-5 yaban arısı bütün kovanı telef etme gücün sahiptir” diye yorumluyor. “Böyle teçhizatlı bir ordu karşısında onların tavrı, savunması nasıl olacak, karşılık verecek gücü var mı?” diye soruyor ve soruya da kendi cevap veriyor: “Elbette var” diyor ve şu açıklamayı yapıyor: Bal arıları toplanıp bir araya geliyorlar ve bir tenis topu büyüklüğünde bir daire oluşturuyorlar. Yaban arısını aralarına alıyorlar, bir ses çıkarıyorlar, bir elektrikleşme oluşuyor ve bir ısı meydana geliyormuş. O birkaç dakika içerisinde yapılan eylem sonunda ısı 45 dereceye çıkıyor ve yaban arısı o ısıya dayanamayıp ölüyor. Peki, yaban arısını öldüren o sıcaklık bal arısına zarar vermiyor mu? diye bir soru soruluyor ve şu ilginç cevabı veriyor: Yaban arısı 45 santigrat derecede ölürken, bal arıları da 50 santigrat derecede ölüyormuş. Isı 45’i aşınca bal arıları ilahi hikmet ve kudretle dağılıyorlarmış. Burası işin bir yanı ama bize telkin edilen çok farklı bir şey. Buradan yola çıkarak bir şey yazabilir miyim diye düşünüyorum…

Bir kurum bize yurt dışına gelen Türkleri araştırma görevi vermişti. Araştırırken 60’lı yıllara kadar gittim. Viyana Bozgunu ile esir edilen askerlere kadar ilerledim. Daha da ilerlerken Mehmet Sadık Soltan diye bir isim çıktı karşıma.

Mehmet Sadık Selim Soltan Kimdir?
Zaman olarak Selçuklu dönemi yani 1277 yılında Halep-Antep arasında esir edilen doktor, mimar ve subay Mehmet Sadık Selim, Almanya’nın Barackenheim kasabasına getirilir. Burada 1305 yılında Hıristiyan edilerek iki evlilik yapan Selim’in 13 çocuğu olur ve 1328 yılında Almanya’da hayata veda eder. Soltanlar, Almanya’nın en zengin, en nüfuzlu, soylu insanlarını oluşturuyor. Almanya’da günümüzde yaşayan Soltan soy isimli ailelerin onun soyundan geldiği bilinmektedir. Romanda, Protestanlığın kurucusu Martin Luther ve Alman edebiyatının ünlü düşünürü Goethe’nin kökünün de Mehmet Sadık Selim’e dayandığı iddiasıdır. Bunları okuyunca elim ayağım titredi ve “Yaban Arısı”nı buldum dedim.

Ne zaman yaşamış?

1260’lı yıllarda doğmuş, çok iyi bir asker/subay, cerrah, mimar ve 4 dili de mükemmel konuşan biri. Hatta hayatının son dönemlerinde kutsanacak hâle gelmiş, çok ilginç, çok yönlü ve yardımsever biri.

İşte o kovanı etrafındaki yaban arılarının saldırıları karşısında o bal arıları nasıl etkisiz hâle getiriliyorsa bir Selçuklu subayı, medresede yetişmiş, mimar, cerrah ve o kadar çok yönlü bir insan da olsanız etrafınızdaki yaban arılarının istilası karşısında savunması kalıyor ve kendi değerlerinden uzaklaşabiliyor. Müslümanlıktan Hristiyanlığa geçebiliyor. Bu hikâyenin peşine düştüm, 5 yıllık araştırma, hazırlık 5 yıl da yazım dönemi ile 10 yılda Bal Arısı kitabımı bitirdim.  Bu süreçte 20 bin sayfalık kaynak inceledim.

Gerçek bir tarih öyküsünü romanın içine nasıl sığdırdınız? Gerçeği kurguyla nasıl bütünleştirdiniz?

Tarihî romanlar kaynak kabul edilmez. Yazar burada büyük bir manevra alanına sahiptir, öğürdür. Gerçeği kurguyla bütünleştirebilmeniz için bir kere iyi bir dönem okumanız, tahlil etmeniz gerekiyor. O dönem okumalarını yaptığınız zaman diliniz o kadar değişiyor ki, yabancı kelimeler bile sizin dağarcığınıza, zihninize yerleşiyor ve bu yazdığınız eserlere de yansıyor. Ben köy çocuğuyum, giysilerimiz yamalı olurdu. Öğretmenler “sakın yırtık elbiselerle gelmeyin, yamalı olsun, yırtık olmasın” derlerdi. Gerçi şimdi yırtıklar moda oldu amma… Kurguda, tarihî romanlara öyle bir yama yapmalısınız ki, okur o kurguda gerçeğin içerisinde olsun. Yani beyaz bir cekete siyah bir yama vursanız, sırıtır. Aynen bunun gibi o dönemi iyi okuyamazsanız yazamazsınız. O dönem neler yeniyor, hangi para kullanılıyor, insani ilişkiler nasıl, bunları bilemezseniz ak üstüne kara yama vurmuş olursunuz.

Keşke herkesin bir ayar taşı olsa da biz onu bilebilseydik. Yazarların ayar taşları okurlarıdır. İnsan kendini ne kadar övse, yükseklere koysa da bunun hiçbir önemi yok. Birileri sizi oturtacağı, konumlandıracağı yeri de bilir. Ben kitabımı çok isteyerek, çok özenerek yazdım. Kitap Kulübü olarak 90’a yakın kitap tahlili yaptık. Bunun da bana kattığı çok artı değer oldu.

Mehmet Sadık Selim “Rabbim, sana hiçbir zaman isyan etmedim; beni her şeyle sınadın ama evlatlarımla imtihan etme” diye niyazda bulunuyor. Bu duadan sonra babasını rüyasında görüyor, babası ona yol gösteriyor ve Hristiyan oluyor. Cenova’da esir pazarında satılırken, bir ağaçlık altında bal arılarının yaban arıları tarafından nasıl etkisiz hâle getirildiğini görüyor. O anda kendisinin de bir bal arısı gibi olacağını, kendi kimliğinin, kültürü ve inancının da Hristiyan âlemi tarafından yaban arıları gibi saldırıya uğrayarak tüketileceğini anlıyor ve çocuklarını da Hristiyan olarak yetiştiriyor.

Hristiyanlıkta iki evlilik olmaz ancak çok meziyet sahibi ve çok yakışıklı olduğu için “damızlık” olarak kullanılmıştır. Çocuklarının üçünün kaydı var diğer 10’unun bilgisine ulaşmadık. Büyük bir ihtimalle kiliseye bağışlanmıştır.”

Dokuz Yayınları tarafından yayınlanan bu roman 20 ana, 99 ara bölümden ve 416 sayfadan oluşuyor. Mehmet Demirbaş ve orkestrasının türküleri eşliğinde devam eden programda, kemani Sinan Hanım da müzik dinletesi sundu.

Kitap imza öncesinde katılımcılar, yazar İsmail Coşkun’a hediye takdiminde bulundular.

Kitap tanıtım akşamı ayak üstü yapılan sohbet ve ikramla sona erdi.

(Editörün notu: Kitap, günümüz göç sürecine de ışık tutuyor. Bir azınlık grubu olarak sadece savunmada kalmanın ne bedeller ödetebileceğini de gözler önüne seriyor. Bal arısı olmanın güçlüğünü anlatırken mücadele ederek o zorluğun üstesinden gelinebileceğini de müjdeliyor)

Zeynel Abidin

Eğitimci Semra Karakurt kitap tadındaydı bir program sundu …

Eğitimci Ülkü Doğmuş da yaptığı katkılarla hem kitabın içini hem de yazarın yüreğini açtı…

Kitap Kulübü üyelerinden Hatice Yılmaz kitaba ve yazara dair düşüncelerini dile getirdi… 

Fatma Uluışık Yaylalı Yaban Arısı romanını basım öncesi okuyan ve yazarla ortak yol alanlardan…

Yazar Murat Tuncel de böyle bir kitabın tanıtılması noktasında üzerine düşeni yapacağının sözünü verdi…