Nasrettin Hoca ahirette ne var ne yok diye merak edermiş. Bir gün mezarlıkta boş bir mezar gören Nasrettin Hoca, eve gidip karısına demiş ki: “Hanım, ahirette ne var ne yok merak ediyorum. Bugün boş bir mezar gördüm, gidip içine yatacağım; bakalım ne olacak?”  Hoca, mezarlığa gidip, boş mezara yatmış. “Acaba ne olacak?” diye başlamış sağı, solu dinlemeye. Gece saat dörde doğru “Haldırt!.. Huldurt!..” diye sesler duymaya başlayan Hoca, boş mezarın içinde ansızın ayağa kalkıp sormuş: “Ne oluyor yahu?”

Fincancı katırları da Hoca’yı o vaziyette görünce ürkmüş; katırlara yüklenen fincanlar da kırılmış. Fincancılar birbirlerine sormuş: “Bu deli ne arıyor burada?”  Katırların ürkmesiyle fincanları kırılan fincancılar, Nasrettin Hoca’yı bir güzel dövmüşler. Sabah olunca, Hoca ağzı burnu kan içinde eve gelmiş. Karısı “Hoş geldin” diyerek, sormuş: “Hocam, ahirette ne var ne yok?”

Hoca da cevap vermiş: “Fincancı katırlarını ürkütmezsen, her şey yolunda, hiçbir şey yok!..”

Bazen, acı ve ağır bedeller ödesek de; gidişattaki aksaklıklara, yanlışlıklara, haksızlıklara, rezilliklere bakıp “ne oluyor yahu?” diyebilmek gerekiyor.

Biz bunu hep sorduk, sormaya da hep devam edeceğiz.

Ta ki, birilerinin yüzlerindeki maskeler inene değin… Fincancı katırlarını ürkütsek ve Hoca’nın akıbetiyle karşılaşsak bile…

 

Alışkanlıklarımız önceliklerimizin önüne geçmesin…

15 Mart tarihinde getirilen Korona tedbirleri çerçevesinde camiler de kapılarını cemaate kapatmıştı. Bu uzun ayrılık sürecinde insanlar belli alışkanlıklar edindi.

Cami, cemaat özlemi 1 Temmuz itibariyle sona erecek. Edinilen alışkanlıklarımız ve kapılma tehlikesi yaşadığımız ‘rehavet’ umarım bu özlem ateşini söndürmez, bizi cami ve cemaatten koparmaz.

Pek çok insan, farklı mazeretler öne sürerek cami ve cemaatten kopmuş durumdaydı.

Aynı durumu bizzat yaşadığım için (ehil olmayan birine yöneticilik görevi verilince camiden uzaklaşmıştık) arkasına sığınılan gerekçelerin, sebeplerin hiç bir haklı geçerliliği, karşılığı olmadığını gördüm. Pişmanım.  Biz kaçtık, uzaklaştık; kopuşumuzun faturasını hem biz hem de cemiyet çok ağır ödedik.  Bu sebeple, hiç bir mazeret ve gerekçe sizi, bizi cami ve cemaatten uzaklaştırmasın.

Zira, yanlış olduğuna inandığımız şeyleri kaçarak düzeltmemiz mümkün değil. Yanlışları ancak taşın altına elimizi koyarak, sorumluluk alarak düzeltebiliriz. Şimdi de aynı durumu yaşıyoruz.

Bazı cami yöneticilerinin, hatta imamların politize olduklarını, camileri kendi siyasi görüşüne göre şekillendirdiklerini; karşı düşünce ve fikirlere, özeleştirilere tahammül edilmediği için camilerden uzaklaşan çok sayıda insanımız var. Bu satırları okuyan pek çok insanımızın “evet, ben de onlardan biriyim” dediğinden emin olabilirsiniz. Zira camiler, sahih İslam’ın anlatıldığı, yaşanıp, yaşatıldığı yerlerdir. Gerçekleri görmemiz için sadece gözlerimizi perdeleyen taassub perdesini aralamak yeterli olacaktır.

Bunun yanı sıra, cami çay lokallerindeki sohbetlerin kahvehaneleri aratmayacak şekilde, argolu, küfürlü-sövmeli konuşmalar yapıldığı düşüncesiyle gitmeyenler var. Ayrıca, dışlanmışlık hissiyle, kişisel sebeplerle o ortamdan uzaklaşanlar var… Daha pek çok farklı sebepler, camilerin boşalmasında etken faktörler olarak karşımızda çıkıyor. Hiç kimsenin bir diğerini o ortamdan uzaklaştırma hakkı ve haddi yoktur.

Hiçbir imam ve din görevlisinin, cami yöneticisinin hizmet ettiği caminin cemaatine politik görüş ve düşüncesini anlatma, dayatma gibi bir yanlışı olmamalı. O kutsal mabedlerin mistik atmosferi böyle çirkinliklerle, kirlenmelerle karşı karşıya kalmamalı.

Böyle yapanlar hem hocalık/imamlık vasfını hem de camideki cemaatini yitirir. Camileri, herhangi bir partinin merkezi, karargâhı hâline getirenler bu yanlışının bedelini çok ağır öderler. Ödüyorlar da… O zaman birleri de çıkıp “camiler Türkiye’nin uzun kolu” der, mabedlerimiz töhmet altında kalır.

İmamlar İslam’ın o aydınlık çehresini etrafına göstermek ve onun cihanşümul mesajını ulaştırabileceği en ücra yere ulaştırmakla yükümlüdür. İmamlar  gönülleri, ruhu irşad eder, haşad etmezler. İmamlar, gönül gözüyle bakar, yüreği ile konuşur, yaşayışıyla örnek olur, zihniyle, düşüncesiyle ufuklar açar, sevgi saçarlar. Bağnazlık, kin, nefret saçmazlar.

Ama sayıları bir elin parmak sayısını geçmeyecek olan üç-beş kişinin yaptığı yanlış, bütün camiaya fatura ediliyor. Bu duruma bir “dur” denilmeli.

Tanıdığım pek çok insanın bu durumdan çok mustarip olduğunu bilmenizi isterim.

Elbette insanların farklı düşünce, dünya ve siyasi görüşü olacaktır; ancak camilerde yönetici ve imam iseniz, attığınız adıma, söylediğiniz söze, savunduğunuz fikre dikkat edeceksiniz.

Bu tür insanların sosyal medya hesaplarına baktığınızda, Camileri Araştırma Komisyonu’na, Aboutaleb’e, Wilders gibilerinin ellerine nasıl da malzeme ve koz verdiklerini görmek mümkün.

Bu gibi görevlilerin, sadece savunduğu parti yandaşlarının yanında itibarı var; diğer insanlar nezdinde onca bilgisinin ve insanlığının hiçbir ehemmiyeti ve kıymeti kalmıyor.

İşini düzgün yapan, İslam’ın emri ile hareket eden, dinin sorumluluğunu üzerinde hisseden pek çok imam ve yöneticimizin de bu ülkeye ve insanlarına yaptıkları katkıları da biliyor, görüyor, dualarla anıyoruz. Allah onlardan razı olsun!..

 

Ismarlama Raporlar Yine Revaçta…

Hollanda Temsilciler Meclisi’nin camiler ile alakalı soruşturması ve sonuç bildirgesi de bu alanda bizlere bazı ip uçları veriyor. Araştırma-soruşturma komisyonunun bu işe başlarken nasıl bir amaç ve önyargı ile hareket ettiğini biliyoruz.

Ismarlama raporlarla toplumu germeye çalışmak, düzmece ifadelerle algı oluşturmak ve bu sonuçla da toplum üzerinde tasarruflarda bulunmak, yasal olmayan uygulamalarına meşruiyet kazandırmak gibi bir düşünceyle hareket ettiklerini biliyoruz.

İçerisinde yaşadığımız topluma her alanda en ciddî katkıyı camilerin ve orada yürütülen çalışmaların olduğunu bizler gibi onlar da, herkes de biliyor. Bu ülkeye uyum sağlamayı, hak gasbı yapmamayı, alkol, fuhuş, uyuşturucu, kumar gibi insanlığın baş belası bütün kötülüklerden uzak durmayı, cana kıymamayı, çalmamayı, yalan konuşmamayı öğreten, çalışmayı, sevgi, saygı çerçevesinde topluma hizmet etmeyi nasihat eden müesseselerin varlığı bir kazançtır.

Bu durum bugüne kadar böyle geldi, böyle gidiyor, bundan sonra da böyle gidecek. Zira dinimiz günlük kavgaların, politik tartışmaların inisiyatifine bırakılmayacak kadar kutsaldır, güçlüdür, büyüktür.  Yazarlarımız bu rapora ilişkin gözlem ve düşüncelerini geniş olarak işlediler. Bizlere düşen, haklarımızın elinden alınmasına meydan vermeyecek bir anlayışla hareket etmek, gerektiğinde elimizi taşın altına koymak, yanlışlar karşısında ayağa kalkmak, ve sesimizi ulaştığı yere kadar duyurmak olmalı.

 

Turuncu bölgenin sararması dileği ile…

Türkiye’nin –bazen yanlış kararlar verilse de-  Kovid-19 sürecini en iyi idare eden ülkelerden biri olduğunu herkes biliyor.

Bunu Hollanda da çok iyi biliyor. Pandemi sürecinin bütün dünyayı ekonomik olarak sarstığını ve  sarsacağını da biliyoruz. İşte tam da bu sebeple Türkiye “turuncu hat/bölge” olarak ilan edildi. Adamlar en fazla vaka ve ölüm sayısının olduğu İtalya, İspanya gibi ülkelere insanlarını tatil yapmaları için yönlendirirken, Türkiye’nin bu durumdan muaf tutulması ancak politik ve kasıtlı/bilinçli bir karardır. Kimse insanlarının sağlığını düşündüğü için böyle bir tasarrufa gitmiyor; kapıda olan krizi en hafif atlatabilmek için elde olan para ve birikimin, Avrupa Birliği ülkeleri arasında dağılması, pay edilmesi amaçlanıyor. Yoksa Kıbrıs’ın yarısını sarı renge, yarısını turuncu renge boyamanın başka bir açıklaması olamaz. Hollanda’nın bu yanlışı düzelteceğine inanıyor hem o rengi sarıya boyayacağına hem de Türkiye’nin çabalarına müsbet cevap vereceğine inanıyor, bekliyoruz.

Kendi vatandaşının içerisinde bulunduğu bu belirsizliği, sorunu çözüp, hakkaniyetli bir karar vereceğini umuyoruz.

Şimdiden bayramınızı tebrik ediyor, yola çıkacak olanlara hayırlı yolculuklar, burada kalmak zorunda olanlara iyi tatiller diliyorum.